Bugün yayına giren yazılar
print this page
Son Yazılar

Birlikte bir gelecek hayal edebiliyor musunuz?

Birisi için delirdiğiniz zaman bile, onun sizin için doğru olup olmadığını bilemeyebilirsiniz. Bir sene sonra farklı hissetmeyeceğiniz ne malum? 10 sene? Tüm ömür?

Birisiyle böyle bir bağlılık kurmak zordur ve herkesin farklı kriterleri olabilir. Bununla birlikte, partnerinizin size uygun olup olmadığını bilmeniz için kimi işaretler var:

Başka kimseye söylemediklerinizi onunla paylaşıyorsunuz. Alkol aldıktan sonra çenenizin düşmesinden bahsetmiyoruz, ama hayatınızla ilgili samimi detayları onunla paylaşma isteği ona güvendiğinizi gösterir – başarılı bir uzun-dönem ilişkisi için başlıca unsurlardan biri.

Zayıf anlarınız/yanlarınızı görmesine izin veriyorsunuz. Hayatla ilgili iyi hissederken, birisiyle mutlu olmak kolaylaşır. Peki ya kendinizi o kadar iyi hissetmediğinizde? Beklediğiniz zammı alamadığınızda, kediniz öldüğünde ya da son derece sıkıcı ve kötü bir gün geçirdiğinizde de onu görmek istiyor musunuz? Bu tür zamanlarda sizi rahatlatıyor olması gerekir, ekstra bir yük olarak görülmektense.

Ona saygı duyuyorsunuz. Onu değiştirmek istemiyorsunuz. Gündelik hayatta sizi irrite eden kimi ayrıntılar olabilir – sürekli giydiği halbuki hiç de yakışmayan o kot pantolon, akşam yemeği yerine mısır gevreği yemesi, Pazar sabahları hala geç kalkması gibi- ama bütün olarak onu seviyorsunuz, düz ve basit.

Ailenizle tanıştırmak istiyorsunuz. Onunla ilgili gururlanıyorsunuz ve onu herkesle tanıştırmak istiyorsunuz, tam tersi adına özürler dilemek yerine.

Birlikte bir gelecek hayal edebiliyorsunuz. Adınızı onun soyadı ile kullanarak yeni imza denemeleri yaptığınızı iddia etmiyoruz, ama zihninizin kimi zaman kendinizi onunla paylaşılan bir hayat tablosuna koymasına izin veriyorsunuz. Ve harika değil mi?

Aynı fikirde olmamaktan korkmuyorsunuz. Kavga etseniz de sizi dinleyeceğini ve kabaca başından savmayacağını biliyorsunuz. Sizi ciddiye alıyor, yanlış olduğunuzu düşündüğü zaman bile…

Temel farklılıklarınız üzerinde çalışmak istiyorsunuz. Birlikte bir geleceği etkileyecek büyük farklılıklarınız varsa – farklı dini ya da maddi görüşler gibi- bunların üstesinden gelmek istiyorsunuz ve biliyorsunuz ki ikinizin de tatmin olacağı bir sonuca varabilirsiniz.

Birlikte gülüyorsunuz. Gülmek hayatın en basit zevklerinden birisi, kesinlikle birbirinizi güldürebilmelisiniz.

 İnanılmaz ve tamamıyla çekici buluyorsunuz. Fiziksel kimya, sağlıklı bir ilişki için çok önemli bir unsurdur. Ve eğer o belirlenen standartlara uygun bir güzellik taşımıyor ise? İşte gerçekten doğru insan olduğunu düşünmeniz için daha büyük bir sebep.

Yanında sessiz kalmak mümkün. Gevezelik ederek ya da başka türlü bir etkileşimle aranızdaki boşluğu doldurmak zorunda hissetmiyorsunuz. Bunun yerine, basit bir konfor hissediyorsunuz.
Etrafındayken kendiniz oluyorsunuz. Düşüncelerinizi süzgeçten geçirmek zorunda hissetmiyor; güvensiz ya da huzursuz hissetmiyorsunuz.

Doğru oranda ihtiyaç duyuyorsunuz. Özlüyorsunuz ama çok değil. Bazı ihtiyaçlar iyidir ama çok fazla olursa hoşnutsuzluk yaratabilir.

Çok kıskanç hissetmiyorsunuz. Arkadaşları ile dışarı çıkmasından rahatsız olmuyorsunuz, bayan arkadaşlardan bile bahsediyor olsak. Her ikinizin de kendi hayatları ve hobileriniz var.

Daha iyi bir insan olmanıza sebep olduğunu hissediyorsunuz. Akıllı, komik, çekici, yaratıcı hissetmenize sebep oluyor – halinizin en iyi versiyonu yani. En iyi yanlarınızı ortaya çıkarttığını ve tamamladığını hissediyorsunuz.

Sizi anlıyor. Bazen o kadar kolay ki. Sizin dile getirmekte zorlandığınız şeyleri bile anladığını hissediyorsunuz ve bu son derece sıcak ve rahat bir duygu ve uzun soluklu bir ilişkiye gireceğiniz insanda mutlaka olması gereken bir özellik.
0 yorum

Sizde de varis riski olabilir?

Hem estetik hem de sağlık sorunlarına yol açan ve özellikle kadınların kâbusu olan varisten korunmanın püf noktası bol bol hareket etmek.

Yüzeysel toplardamarların uzayıp kıvrımlı ve genişlemiş hale gelmesi 'varis' olarak nitelendiriliyor. Yerçekimi nedeniyle daha çok bacaklarda görülen bu hastalık, dünyada yaklaşık yüzde 25 oranında, bir başka deyişle her 4 kişiden birinde ortaya çıkıyor.

Sağlıklı bir istatistikî çalışma olmadığı için varisin ülkemizde hangi sıklıkta görüldüğüne dair net bir rakam olmasa da, 10 milyon kişinin bu hastalıktan değişik derecelerde muzdarip olduğu tahmin ediliyor. Varis genellikle sadece estetik bir problem olarak görülüyor. Ancak aslında tedavide geç kalındığı takdirde ciddi sağlık sorunlarına neden olabilen bir hastalık.

Kalp ve Damar Cerrahisi uzmanı Doç. Dr. Erdal Aslım, bu nedenle varisin mutlaka önlenmesi gerektiğine dikkat çekerek, "Varis erken dönemde önlem alınmadığında zor iyileşen yaralara, daha da önemlisi nadir olsa da, damarlardaki kanın pıhtılaşmasına neden olabiliyor. Bunun sonucun da ölümcül tablo bile gelişebiliyor. Bu yüzden varisin oluşumun önlemek, eğer sorun başlamışsa erken dönemde tedavi ettirmek şart" diyor. 

Varis neden oluşuyor?
Kalp ve Damar Cerrahı Doç. Dr. Erdal Aslım, bu hastalığın kirli kanı vücuttan toplayıp kalbe taşıyan toplardamarların görevlerini yeterince yapamamaları sonucu oluştuğunu belirtiyor. Ntvmsnbc'deki habere göre, bu damarların içinde kan akışının kalbe doğru tek yönlü akmasını sağlayan kapakçıklar yer alıyor. İşte çeşitli etkenler nedeniyle kapakçıklarda hasar, bunun sonucunda da kaçak oluşabiliyor. Kapakçıklarda ortaya çıkan sorun yüzünden toplardamarlar işlevlerini yeterince iyi yapamayınca kan bacaklardaki damarlarda birikiyor. Kanın birikmesi sonucunda damar içinde oluşan basınç artışı kronik hale dönüştüğünde de toplardamarlar elastikiyetlerini kaybederek genişliyor ve dışarıdan gözle görülür hale geliyor.

En etkili ilacı, bol hareket!
Varis oluşumun önlemek veya hastalık gelişmişse sorunun ilerlemesini engellemek için yapmanız gereken en önemli şey, bol bol hareket etmek olmalı. Doç. Dr. Erdal Aslım yürüyüş başta olmak üzere yüzme ve bisiklet gibi sürekliliği olan spor türlerini her gün düzenli olarak yapmanız gerektiğine dikkat çekiyor. Ayrıca varise karşı etkili olan egzersizler de büyük fayda sağlıyor. Ancak bacaklarla yapılan ağırlık egzersizlerinden ise kaçınmanız gerekiyor. Sabit pozisyonlarda ya da ayakta çalışıyorsanız, mümkün olduğunca hareket etmeye çalışın. Örneğin öğretmenseniz dersi gezerek anlatın, masa başında çalışıyorsanız her yarım saatte bir ayağa kalkıp dolaşın. Oturduğunuz yerden ayaklarınızı parmak uçlarınızın üzerine kaldırmayı da ihmal etmeyin.

Risk altında mısınız?
• Ailenizde varis hikâyesi varsa,
• Aşırı kilolu iseniz,
• Sabit pozisyonda çalıştığınız için sürekli yer çekimine maruz kalıyorsanız,
• Östrojen hormonu içeren ilaçlar kullanıyorsanız,
• Zorlu veya sık hamilelik dönemi geçirdiyseniz,
• Günlük hayatınızda sık sık 5cmden yüksek topuklu ayakkabılar kullanıyor iseniz,
• Risk grubundaki mesleklerde çalışıyorsanız ( öğretmen, bankacı, hostes, kuaför, satış personeli, tezgâhtar, sağlık personeli gibi)
• Damar içi kapakçıklarınız doğuştan kısmen ya da tamamen yoksa dikkatli olun, varis oluşumunda risk grubuna giriyorsunuz!

Nasıl belirti veriyor?
• Damarlarda gözle görülen belirginleşme, kıvrımlaşma,
• Bacaklarda ortaya çıkan şişlik,
• Günün ilerleyen saatlerinde artan ağrı, ağırlık dolgunluk hissi ve kramp,
• İlerlemiş dönemlerde ödem, ciltte renk değişimi ve yaralar.

Teşhis için doppler ultrasonografi
Kalp ve Damar Cerrahı Erdal Aslım, sadece gözle bakılarak yapılan muayenenin eksik kalabileceğini, bu nedenle doğru teşhis için mutlaka 'doppler ultrasonografi' tekniğine başvurmak gerektiğine dikkat çekerek şunları söylüyor: "Doppler ultrasonografi ile damarların çaplarında bir artış olup olmadığına ve mevcut kapakların fonksiyonlarında bir kaybın olup olamadığına, var ise bu fonksiyon kaybının hafif, orta veya ileri derecelerde olduğu belirlenebiliyor. Bunların yanında doğuştan damar içi kapaklarının bulunmaması, bazı damarların gelişmemiş olması gibi kan akımını önleyen bir durum olup olmadığı tespit edilebiliyor. Bunlara bağlı olarak da, toplardamar yetmezliğinin derecelendirilmesi yapılıyor. Doppler ultrason tetkikinde çıkan sonuca göre de tedavinin şekline karar veriliyor"

HANGİ DURUMDA, HANGİ TEDAVİ?
Her varis aynı olmuyor. Örneğin bazı hastalarda sorun sadece kılcal damarlar ise sınırlı kalırken, bazılarında ise damarlar parmak şeklinde büklüm büklüm dışarı çıkabiliyor. Dolayısıyla tedavinin şekli de varisin evresine göre belirleniyor. Erdal Aslım, varis tedavisinde uygulanan yöntemleri şöyle anlatıyor:

Damarın çapı 1 milimetrenin altında ise Radyofrekans ve lazer: Radyofrekans dalgaları ve lazer ışınları çapı 1 milimetrenin altında olan mavi ve kırmızı renkli kılcal damarlarda etkili oluyor. Problemin yaygınlığına göre değişmekle birlikte bu tedavilerde genellikle 3-4 seans yeterli geliyor.

Damarın çapı 1-3 milimetre ise skleroterapi: Sorunlu olan damara çok ince iğneler ile ilaç verilerek toplardamarın tıkanması esasına dayanıyor. Tedavinin süresi kişiden kişiye değişmekle birlikte, çoğunlukla her biri 30 dakika süren 3-4 seanstan oluşuyor. İşlemin ardandan kişi günlük hayatına devam edebiliyor. Son yıllarda ülkemizde popülerliği giderek artan 'köpüklü' skleroterapi yönteminde damara enjekte edilecek olan ilaçlar köpük oluşturacak bir işlemden geçirildikten sonra kullanılıyor. Yöntemin klasik yönteme olan üstünlüğü ise daha az ilaç ile daha fazla etkiye ulaşılabilmesi ve yan etkisinin çok daha az olması.

Damarın çapı 3-5 milimetrenin üzerinde ise cerrahi operasyon: Günümüzde cerrahi operasyon artık çok küçük 1-2 mm'lik deliklerden sonrasında kozmetik sorunlar yaratacak bir iz kalmayacak şekilde varisli damarların çıkarılması şeklinde uygulanıyor.
0 yorum

Yüze şekline göre karakter analizi

Karşınızdakinin kişiliğini yüzüne bakarak çözün!

ALIN:

Kişilerin düşüncelerini geliştirme yöntemi hakkında bilgi veriyor. Geniş alın, güçlü bir hayal gücü ve entelektüel kişilik yapısını simgeliyor. Dar alın ise kişinin dikkatli, zamanlamaya önem veren, matematiksel yetenekleri kuvvetli biri olduğunu anlatıyor. Bombeli bir alna sahip kişiler ise inisiyatif sahibi, uyumlu ve paylaşımcı olarak kabul ediliyor.

GÖZLER:

Hayata bakış açısını ve stres karşısındaki davranış şeklini anlatıyor. Çukur gözlü kişiler ciddi ve gizemli olurken, gözleri yakın olanlar titiz, kararlı ve detaycı kişilik yapısına sahip oluyorlar. Cosmotürk'ün haberine göre, büyük gözler, açık sözlülüğü, kibarlığı ve sözüne güvenilirliği, küçük gözler ise dikkatini kolay toparlamayı ve kapalılığı simgeliyor. Düşük gözlü kişiler hayata iyimser bakmayı sevmezken, patlak göz şekline sahip olanlar hayata karşı hevesli ve alıngan oluyorlar.

BURUN:

İş hayatındaki tercihleri ve para konusuna bakışı simgeliyor. Geniş burun, iş hayatında kendine güvenen ve sosyal yapıyı dar burun, kontrolcülüğü ve garanticiliği, büyük burun, idealistliği ve lider olma isteğini, düşük burun, insanlarla iyi iletişim kurabilme yeteneğini, yuvarlak ve şiş burun ise para konusunda başarıyı ve tasarruf düşkünlüğünü gösteriyor.

DUDAKLAR:

Düşünceleri ifadeyi ve cinselliğe bakış açısını simgeliyor. Geniş ve düşük dudaklar kişinin cömert olduğunu ve cinsel yaşamını geniş hayal gücüyle renklendirebildiğini, ince dudaklar, az ve öz konuşmayı, hırsı ve muhafazakarlığı simgeliyor. Aşırı büyük alt dudak ise kişinin tembel ve zevke düşkün olduğunu anlatıyor.

ÇENE:

Kendini savunma yöntemini ve saldırganlık düzeyini belirliyor. Geniş çene otoriterliği, acımasızlığı ve enerjiyi, sivri çene çabuk sinirlenen yapıyı gösteriyor. İkiye ayrılmış çene, kararsızlığı yuvarlak çene, enerjikliği ve tez canlılığı ileriye doğru çıkık çene, inatçılığı ve hoşgörüsüzlüğü simgeliyor.

KAŞLAR:

Hayata dair önemli kararların nasıl alındığı hakkında bilgi veriyor. Aşağıya doğru kaşlar, kişinin ilişkilerini ciddiye aldığını ve sahiplendiğini, kalkık kaşlar hırslı biri olduğunu ve kolay sinirlendiğini, uzun kaşlar güçlü ve mücadeleci kişilik yapısını, ince kaşlar kolay vazgeçen ve esnek yapıyı, birleşik kaşlar maceracılığı, düz kaşlar ise iyimserliği simgeliyor.
0 yorum

Cildi hızlı gerdiren maskeler!

1 saat sonra önemli bir randevunuz var ve siz cildinizin ışıl ışıl, gergin görünmesini istiyorsunuz. İşte çaresi...

CİLT SIKILAŞTIRMAK İÇİN YUMURTA MASKESİ
Bir adet yumurtanın beyazını bembeyaz köpük olana kadar iyice çırpın. Göz ve dudak çevreniz dahil tüm cildinize elle veya bir parça pamuk yardımı ile sürün. Kuruyana kadar yaklaşık 10-15 dakika bekleyin ve cildinizi yumuşak bir şekilde durulayın. Oldukça zahmetsiz olan bu maskeyi düzenli olarak haftada iki defa uyguladığınızda pahalı sıkılaştırıcı kremlere boşa para harcadığınızı anlayacaksınız.

CİLDE ANİ GERGİNLİK VEREN MASKE

1 saat sonra önemli bir randevunuz var ve siz cildinizin ışıl ışıl, gergin görünmesini istiyorsunuz. İşte çaresi:

1 çay kaşığı yaş maya ve 1 çay kaşğı süt hepsi bu. İyice karıştırıp göz ve dudak çevreniz hariç yüzünüze sürün. Yarım saat sonra cildinizi bol ılık su ile durulayın. Bu sıkılaştırıcı maskeyi 20'li yaşlarınızdayken ayda bir defa, 30'lu yaşlarınızdayken ayda iki defa ve 40'lı yaşlarınızdayken haftada bir defa uygularsanız mayanın içeriğindeki yüksek protein sayesinde dokularınızın yenilenmesini ve ilerleyen yaşınıza rağmen cildinizin daha pürüzsüz bir görünüm almasını sağlamış olursunuz.

BALIK YAĞI İLE CİLDİNİZİ GENÇLEŞTİRİN

Cildinizin sağlıklı ve genç bir görünüm kazanmasını istiyorsanız balık yağından vazgeçmeyi. Cosmotürk'te yer alan habere göre, eczanelerden kolayca bulabileceğiniz balık yağı kapsüllerini kırarak içindeki yağı tüm cildinize yedirin. Bunu haftada bir defa uygulayın ve farkı fark edin.

GÖZ ALTI MORLUKLARI VE KIRIŞIKLIKLAR İÇİN HEMOROİD KREMİ

Hemoroid kremi içeriğinde bira mayası bulunduğundan kozmetik tezgahlarındaki pahalı sıkılaştırıcı kremlerle aynı işi görüyor. Hem göz altındaki morlukları ve şişliklari alıyor hem de dokuların büzüşmesini sağlayarak cildin gerginleşmesine yardımcı oluyor.
0 yorum

Soğuk hava romatizmayı etkiler!

Romatizma hastaları, kendilerini rahat hissedecekleri ortamda bulunmalı.

Fizik ve Tedavi Uzmanı Dr. Fusun Sağlam, soğuk havanın romatizmal hastalıkları tetiklediğini söyledi.

Romatizma hastalarının kendilerine rahat hissedecekleri ortamda bulunmalarını öneren Dr. Sağlam, "Romatizma çok soğuk iklimde veya sıcak iklimde de olmaktadır. Romatizması olanlar soğuk ortamda ağrılarını daha fazla hisseder. Soğuk, sadece ağrının daha fazla hissedilmesine yol açar. Onun için bu hastalar kendilerini rahat hissedecekleri ortamı seçmeli. Ancak soğuk, nemli yerde yaşadıkları için hastalığın ilerlemediği bilinmeli. Soğuk havalarda ve nem oranının yüksek olduğu hallerde eklem içinde bulunan az miktardaki kayganlaştırıcı sıvının akışkanlığı ve dağılımı değiştiği için ağrı ve sızı olması doğaldır. Bu durum sağlıklı bireylerde de görülür, kişisel duyarlılıklar önemlidir. Ancak romatizmaya neden olmaz ve tek başına romatizma düşündürmez" dedi.

Yağmurlu havayla romatizmal hastalıkların ortaya çıkması ya da şiddetlenmesi arasında bir ilişki olmadığını kaydeden Dr. Sağlam, "Havadaki elektrik yükü değişimleri ağrı üzerinde etkili olabilir. Hastaların bir bölümü yağmurlu havayla şikayetleri arasında bağlantı kurar. Ama yağmurla şiddetlenen romatizmal hastalıklar genellikle geçicidir ve basit ağrı kesicilere yanıt verirler. Ciddi romatizmal hastalıkların ağrısı da bazen hava değişimlerinden etkilenebilir" diye konuştu.

Dr. Sağlam, bazı romatizmal hastalıklar güneşten ciddi şekilde etkilendiğine de dikkat çekerek "Bu gruptaki hastalar güneşin çok aşırı olduğu dönemden sonra bir alevlenme gösterebilir. Romatizma her mevsim başlayabilir. Her mevsim şikayetler artabilir. Sonbahar ve kış mevsimlerinde şikayetlerin artması romatizmal hastalıkların ortaya çıkması ya da alevlenmesinde etkili değildir. Ancak bu dönemlerde hava şartlarına bağlı depresyon, hareketsizlik ve soğuk gibi faktörlere bağlı geçici şikayetler olabilir" şeklinde konuştu. .

TEDAVİDE ERKEN TEŞHİS ÖNEMLİ
Romatizmalar rahatsızlıklarda tedavinin başarılı olması için erken teşhisin çok önemli olduğunu vurgulayan Dr. Sağlam,"Erken teşhis için uzun bir tetkik süreci ve hastanın takip edilmesi gerekir. Çünkü belirtiler, şikayetin azaldığı dönemde veya arttığı dönemde değişir. Tedavi şekli kişiden kişiye değişir ve her hastaya farklı tedavi uygulanmalıdır. Kronikleşmiş hastalıklar sonucu uzun süren tedavi uygulaması gerekebilir. Doktor kontrolünde yapılan ilaç tedavisi ve fizik tedavi sonucu hastalık tamamen yok edilemez ama ilerlemesi durdurulur ve ağrı kesilerek hastanın yaşamı daha kolay hale getirilir. Fizik tedavi, romatizma tedavisinde önemlidir. Bu sayede eklemlerin hareketleri düzeltilir, kaslar güçlendirilir ve ağrı azaltılır. Böylece günlük işleri yapmak daha kolay hale gelir. Bu sayede hasta romatizmayla yaşamayı ve baş etmeyi öğrenmiş olur" ifadelerini kullandı.
Alınacak tedbirlerle hastalıktan korunabileceğimizi ifade eden Dr. Sağlam bazı uyarılarda bulundu:

"Kilo aldıkça ekleme binen yük miktarı arttığı için beslenmemize dikkat etmemiz gerekir. Aşırı sıcak ve soğuktan uzak durarak, fazla uzun tutmamak koşulu ile yatak istirahati yaparak ve kas ve eklemler için egzersiz yaparak biraz rahatlayabilirsiniz ancak sadece tek bir tedaviyle bu hastalık düzelmez. Hepsine birden dikkat etmeniz çok daha fazla yarar sağlayacaktır."

İHA
0 yorum

5 adımda topuzlu saçlar yapın

Siz bayanlar kendi kendinize sanki bir kuaförün elinden çıkmışçasına güzel bir topuz yapmayı denediniz mi?

Eğer tavsiyelerimize bir göz atarsanız, aynada karşılaşacağınız görüntünün sizi şaşırtmayacağını ve gösterişli bir topuz yapmanın çok da zor olmadığını farkedeceksiniz.

1. Saçları fazla sertleştirmeyen özellikte bir köpük alın. Avucunuza saçınızın uzunluğuna uygun bir miktar sıkın; başınızı öne eğin ve hafif nemli saçlarınıza bu köpüğü iyice yedirin. Ardından saçlarınızı arkaya atın ve en üstteki saç tellerinin düzgün durması, ancak saçınızın basılmaması için saçlarınızı hafifçe fırçalayın.

2. Tüm saçları geriye toplayın ve -ister tam ortada dilerseniz de hafif yanda- mümkün olan en düzgün şekilde bir at kuyruğu yapın. Saçınızı topladığınız lastiğin saçlarınızla aynı renkte olmasında yarar var. Çünkü gizlemeye çalışsanız bile, çok farklı bir renk aralardan görünebilir.

3. Kuyruğunuzu kendi etrafında kıvırarak düzgün bir topuz yapın. Ve bu topuzu yine saçlarınızla aynı renkte firketelerle tutturun. Dilerseniz, aksesuar mağazalarında bulabileceğiniz yapma saçlardan hazırlanmış tokaları da kullanabilirsiniz. Örneğin bunların örgü şeklinde olanlarını topuzun etrafına dolayabilirsiniz.

4. Şimdi saçlara parlaklık veren bir saç spreyi alın ve bunu tüm saçınıza özellikle de topuzunuza sıkın. Eğer düzgün olmayan yerinden çıkan saç telleri varsa, bunları elinizle ya da bir tarak yardımıyla düzeltin. Spreyi çantanıza atmayı unutmayın; çünkü gecenin ilerleyen saatlerinde ihtiyacınız olabilir!

5. Şimdi süsleme zamanı; eğer bir partiye gidiyorsanız, saçınıza giysilerinizle uyumlu bir çiçek takabilirsiniz. Ancak söz konusu daha şık bir davetse, ışıltılı saç tokaları hatta gerçek mücevherler bile saçlarınızı süsleyebilir. Anneannenizden kalan bir broş, saçlarınızın üzerinde bütün havanızı değiştirecektir.
0 yorum

Kıskançlık, aşkın gölgesidir

Bazen sevginin kanıtı olarak görülse de kıskançlık zaman zaman ilişkileri yıpratan en önemli sorunlardan birisidir.

Peki kıskançlık ne zaman tehlikeli bir hal almaktadır!

Kıskanan aşık seviyordur" cümlesi çoğu zaman ilişkilerdeki sorunları örtbas etmek için kullanılsa da kişinin hayatını kısıtlamaya kadar giden kıskançlık, ilişkilerin bitmesine, cinayetlere kadar gidebilecek ciddi boyutlara ulaşabilir. Bu nedenle kıskançlığı ne zaman tehlikeli bir boyut aldığını bilmemiz gerekir. Konuyla ilgili olarak görüştüğümüz Anadolu Sağlık Merkezi'nden Uzman Psikolog Aylin Sezer, kıskançlık ile ilgili soruları cevapladı.

"Kıskançlık, aşkın gölgesidir"

Kıskançlık nasıl bir duygudur?
Kıskançlık, ilişkilerde, sosyal hayatta ve bilimde ismi oldukça sık geçen bir konu. Kıskançlık, hem başkalarının sahip olduğuna sahip olma isteği, hem de sahip olduğunu, başkasına kaptırma korkusu, bir ilişkinin veya bir kişinin yitirileceği endişesidir. Günlük yaşamımızda, özellikle ikili yakın ilişkilerde kıskançlık kavramıyla sık sık karşı karşıya geliyoruz. "Kıskançlık, aşkın gölgesidir" diyor Ayala M. Pines. Kıskançlık için, yitirilmek istenmeyen bir kişinin ya da ilişkinin yitirileceği ya da tehdit altında olduğu sanısıyla yaşanan karmaşık bir ruhsal yaşantı, acı verici duygu diyebiliriz.

Kıskançlık insanın doğasında mıdır yoksa sonradan mı öğrenilir?
Kıskançlığın insanın doğasında mı olduğu, yoksa sonradan öğrenilen sosyo-kültürel bir kavram mı olduğu hala tartışılmaktadır. Evrim teorisine göre kıskançlık, kadın ve erkek için farklı evrimsel güçler tarafından şekillenmiş doğal bir tepkidir. Cinsiyet farklılıkları da insanın evrimsel tarihi boyunca karşılaştığı farklı üreme bedelleri ve uyum problemlerine bağlıdır. Evrim teorisine göre, döllenme kadın vücudunun içinde gerçekleştiği için anne çocuğun kendisinden olduğundan emindir, oysa baba bundan hiçbir zaman yüzde 100 emin olamaz. Bu yüzden de partnerinin onu cinsel anlamda aldatması erkeğin ilerde hem onun olmayan bir çocuğa imkanlarını sunması, hem de soyunu devam ettirememesi demektir.

Kadının böyle bir problemi olmamakla birlikte, insan yavrusu iki ebeveynin de bakımına ihtiyaç duyduğu için, kadının soyunu devam ettirmesi için o bebeğin yaşaması gerekmektedir. Kadın bunun için partnerinin imkanları ve olanaklarıyla desteğine ihtiyaç duyar. Evrimsel teoriye göre bu yüzden, partnerinin başka bir kadına aşık olup, zaman ve imkanlarını ona yönlendirmesi kadın için bir tehlikedir.

Sosyo-kültürel yaklaşıma göre ise kıskançlık, sosyal ve kültürel bir olgudur. Kişi yaşadıkça, içinde bulunduğu toplumun yarattığı ilişki kurallarına göre kıskanmayı öğrenir. Kendi anne ve babasının ilişkisi o kişinin karşı cinsle ilişkisinde bir model olacaktır. Onların sevgi, saygı, sadakat, kıskançlık tanımlarını öğrenen çocuk, büyüdüğünde kendi ilişkisinde bu tanımlara uygun davranacaktır. Cinsiyet farklılıkları da kadın ve erkek için kıskançlık yaratan durumları ve uygun tepkileri tanımlayan sosyal kurallardan etkilenir.

Sahiplenme duygusunun aşkla alakası yoktur

Aşkın göstergesi midir?
Kıskançlık aşkın göstergesi değildir. Aşk, aşırı sevgi ve bağlılık duygusudur. Olağan sevmeden, kişinin duygularını yönetmede zorluk yaşaması durumuyla ayrıştırılabilir. Özellikle ilişkilerin başında yaşanan bu duygu, zamanla, ilişki olgunlaştıkça yerini daha kontrol edilebilir ve kalıcı duygular olan, sevgi, güven ve sadakate bırakır. İnsanın sahip olduğu bu değerli şeyi kaybetmekten endişe duyması beklenen bir durumdur. Bu sebeple, birbirini gerçekten seven iki insanın arasında bir miktar kıskançlık olması doğaldır, fakat sahiplenme duygusunun aşkla alakası yoktur. Kıskanç kişilerin, sevilmeye karşı aşırı bir ihtiyaçları vardır ve yaşadıkları güvensizlik ve yetersizlik duygularıyla baş edemedikleri için ilişkide bulundukları insanın sevgisini kimseyle paylaşmak istemezler.

Kıskançlık yaşayan kişiler bir yandan ilişkilerini sürdürmeye çalışırken, bir yandan da özgüvenlerini korumaya çalışırlar. İlişkiyi korumaktaki amaç daha fazla yaşantı paylaşmakken, aşırı kıskanç kişiler bunu ancak tehdit ederek, zor kullanarak ya da küserek sağlayabileceklerine inanırlar. İlişkinin bir rakip tarafından tehdit edildiğini hissettikleri zaman da bu rekabette kaybedeceklerini, sevilmediklerini, sayılmadıklarını düşünürler.

Kıskançlık, içerisinde hangi duyguları barındırır?
Kıskançlık, içerisinde özgüven eksikliği ve yetersizlik duygularını barındırır. Kişinin özgüveninde düşme olduğu zaman, kişi kendini yetersiz, değersiz hissetmeye başlar. Sahip olduğu sevgiyi hak etmediğini ve kaybedeceğini düşünür. Bu endişe de kıskançlık duygusuna ve onunla baş etmek için yapılan sağlıksız davranışlara sebep olur. Aşırı kıskanç kişi, eşini devamlı kontrol eder, takip eder, onun yaşantısını sınırlar ve üzerinde bir baskı oluşturarak onu kaybetmeyeceğini düşünür. Oysa sadakat, tehditle değil sevgiyle sağlanır. Kıskançlık sonucu yapılan hareketler (takip etme, baskı altında tutma, öfke, şüphecilik) karşı tarafı daha da uzaklaştırır.

Kadın ve erkeklerin kıskançlık göstergeleri farklı mıdır?
Sadakat kıskançlığı etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Eşlerin birbirlerini cinsel veya duygusal anlamda aldatması çoğu ilişkiyi derinden etkiler. Her iki cinste de kıskançlık görülse de, kadınlar ve erkeklerin kıskançlık bakımından farklılıklar gösterdiği bilinmektedir. Yapılan araştırmalar kadınların duygusal bir aldatma karşısında daha çok etkilenirken, erkeklerin cinsel bir aldatmada daha fazla kıskançlık yaşadığını göstermektedir.

Kıskançlığı engellemenin yolları

Çiftler, zarar verici kıskançlığın önüne nasıl geçebilirler?
Descartes'e göre "Kıskançlık, sahip olduklarını koruma isteğinden kaynaklanan bir tür korkudur". Kıskançlığa, öfke, değersizlik, çaresizlik, yetersizlik, yalnızlık gibi duygular eşlik eder. Birçok kişi geçmiş yaşantılarının yaralarını içinde taşır ve şimdiki ilişkisinde bu yaraları iyileştirmeye çalışır. Önemli olan, bu yaraları tanımak ve bugünkü ilişkiye taşımamaktır. Karşılıklı güven için iletişimin açık olması önemlidir. İmalı sözlerden, üstü kapalı eleştirilerden ve küskünlüklerden kaçınmak gerekir. Bu noktada, kıskançlığa ılımlı yaklaşmak ve eşleri karşılıklı konuşmaya teşvik etmek önemlidir.

Kadınlar mı daha kıskançtır erkekler mi?
Kadınlar ve erkekler arasında kıskaçlık derecesi bakımından bir fark aramak anlamlı olmasa da, kıskançlık, tepkileri farklılaşmaktadır. Kadınların, görece daha yapıcı davranıp, alttan alarak, kendi hak ve isteklerinden vazgeçtikleri, erkeklerin ise tehdit ve kaba kuvvetle kıskançlıklarıyla baş etmeye çalıştıkları görülmektedir.

Kıskançlık ne zaman tehlikeli boyuta ulaşır?
Eşin telefonlarını dinlemek, takip etmek, eve gelince perdeleri, banyoyu, yatak odasını kontrol etmek, eşi akrabalar dahil kimseyle görüştürmemek, her anlatılan olayın altında bir anlam aramak aşırı kıskançlığa girer ve tedavi edilmesi gereken bir davranış bozukluğudur.

Aşırı kıskançlık nasıl tedavi edilir?
Tedavide amaç, kişinin kıskançlık duygularının altında yatan duygu ve düşüncelere ulaşmaktır. Kişiden kıskançlık hissettiği anlardaki düşüncelerini incelemesi ve kıskançlıktan önce gelen duyguları fark etmesi istenir. Bu duygu ve düşüncelerin farkına varmak, onları ayrı ayrı ele almaya ve rasyonel (mantıklı) olup olmadıklarına daha tarafsız bakmaya olanak tanıyacaktır. Kişiye sevilemeye değer bir insan olduğu vurgulanmalı, kendi değersizlik hislerinin altında yatan nedenler araştırılmalıdır. Bu noktada önemli olan, hem kişinin geçmişten getirdiği olumsuz algı ve ihtiyaçları belirlemek, hem de bu olumsuz duygularla baş etmesi için daha sağlıklı yollar bulmasına yardım etmektir.
0 yorum

Saçınızın beyazlamasından korkmayın

Saç beyazlaması özellikle erkeklerin kafalarına taktıkları bir sorundur.

Bayanların bu sorunu çözebilmeleri için pek çok alternatifi bulunurken, erkekler genellikle bu çözümleri denemezler…

saç beyazlaması genellikle 30'lu yaşların ortalarında ortaya çıkan bir durumdur. Daha erken görülen beyazlıkların nedenleri mutlaka bir uzman tarafından araştırılmalı, genetik veya strese bağlı bir beyazlama değilse, dayandığı hastalık mutlaka teşhis edilmelidir.

Saç beyazlaması bir gecede ortaya çıkmayacağı gibi, tüm saçımızın beyazlaması ise dipten uca gelene kadar aylarca bir süre sonra görünecektir. Bazı saçlar erken beyazlayabilir, bu genellikle genetik bir durum olarak söylenebilir. kan şekeri düşüklüğü, gizli şeker saçların erken beyazlamasına sebep olabilir. Eğer ailenizde şeker hastalığı yaygınsa, saçlarınız beyazlamadan, periyodik olarak yükleme testini yaptırmanız ve bu hastalığa yakalanma risklerini aza indirmeniz gerekiyor.

Üzüntüden saçlar beyazlar mı?

Stres tüm hastalıkları tetikleyen bir faktör olduğu gibi, saç beyazlamasını da hızlandırabilme etkisine sahip. Stres, üzüntü yaşandığında, vücuda kortizon hormonu salgılanıyor. Bu da normalin üzerinde salgılanan kortizon hormonunun başka yerde kısıtlamaya gitmesine sebep oluyor. Ve saç beyazlığı dipten uca doğru kişide kendini gösterebiliyor.

Saç boyalarına dikkat!

Saçlarını boyayan kişilerin dikkat etmesi gereken pek çok husus bulunuyor. Kişi çok erken yaşlarda saçlarını boyayacaksa, ailesinde erken yaşta saç beyazlaması bulunan kişilerin olup olmadığına göre davranmalı. Eğer ailede genetik olarak saçların erken beyazlamasına sebep olacak kişiler bulunuyorsa, saç boyama işlemlerini 30'lu yaşlara kadar ertelemeliler. Çünkü saç boyası, saçın erken beyazlamasına teşvik anlamına da geliyor. İyi malzeme, iyi ürünler kullanılmadığı zaman saç kendini erken bırakıyor ve beyazlama biraz daha hızlı başlıyor. Bu sebeple saç boyası kullanırken, saçın yıpranmasını önleyecek ürünler kullanmamaya dikkat!
0 yorum

Tercihiniz maden suyu mu, soda mı?

Halk arasında soda ve maden suyu eş anlamlı kullanılmasına rağmen ikisi birbirinden farklıdır.

Maden suyu, yeraltı sularından elde edilmiş, çözünmüş katı madde içeriği toplam 250 mg/l'den daha az olmayan sulara verilen addır. Çözünmüş mineral tuzları, elementler ve gaz içerirler. Mineralli suları diğer sulardan ayıran özellik, kaynağından elde edildiği anda spesifik miktar ve oranlarda mineraller ve iz elementler içermeleridir. 500 mg/l'den daha az mineral içerenlere düşük mineralli su,1500 mg/l'den daha fazla içerenlere yüksek mineralli su denilmektedir. Maden suyu içinde; bikarbonat, sülfat, klorit, kalsiyum, magnezyum, florit, demir ve sodyum bulundururlar. Farklı markalar farklı miktarlarda mineral içerirler. Marka tercih ederken içeriklerine mutlaka bakılmalı.

İçilebilir nitelikteki herhangi bir suya karbondioksit eklendiğinde soda yapılmış olur. Maden suyu ise yerin en derin katmanlarından çıkar ve yeryüzüne çıkarken geçtikleri katmanlardan mineralleride alarak yol alırlar. Bu durumda maden suyu mineralce çok zengin iken soda mineral içermez.

Maden suyu ve soda, ikiside mideyi rahatlatma özelliğine sahiptir ancak sodanın bundan başka hiçbir işlevi yoktur oysa maden suyu aynı zamanda doğal bir mineral deposudur. Dolayısıyla tüketilmesi önerilen doğal maden sularıdır ve sodayla maden suyunu ayırd edebilmek için pek çok gıda maddesini alırken yapmamız gerektiği gibi etiket okumak çok önemlidir.

Günde Ne Kadar Maden Suyu Tüketmeli?

Maden suyu içindeki minareller sebebiyle çok sağlıklı bir içecektir ve insan sağlığını destekleyicidir. Ter, solunum ve idrar ile kaybolan minerallerin yerine gelmesi için su içmenin yanı sıra sıvı ihtiyacının bir kısmı maden suyundan karşılanabilir. Amerikan Obezite Birliği sağlıklı bireyler için maden suyu tüketimini 600ml olarak belirlemiştir. Ülkemizde tuz tüketimi genllikle yüksektir. Aşırı tuz alımı, yüksek tansiyon, börek hastalıkları ve mide ülseri gibi hastalıklara zemin hazırlamaktadır. Ayrıca fazla sodyum alımı idrarla kalsiyum atımını hızlandırdığı için kemik erimesi sorunu için risk faktörü oluşturur. Maden suları yüksek sodyum içerdikleri için aşırı miktarda tüketilmemelidir. Maden suyu seçimi yapılırken de düşük sodyum, yüksek magnezyum ve kalsiyum içerikli olanlar tercih edilmeli. Sağlıklı insanlar günde iki şişe, kilolu kişiler bir şişe içebilir. Kalp, böbrek ve hipertansiyon hastaları ise uzak durmalı.

Maden Suyunun Faydaları Nelerdir?

*Her yaştaki bireylerin günlük kalsiyum gereksinimlerinin karşılanmasında takviye olarak düşünülebilir. Böylece güçlü kemik yapısının oluşması ve korunmasını sağlar.

*Büyüme çağında, hamilelikte ve yaşlılıkta artan mineral ihtiyacının (magnezyum, kalsiyum, flor ve sodyum gibi) karşılanmasında gerektiği kadar kullanılarak sağlanabilir.

*Sağlıklı bireylerde içerdiği sülfat, bikarbonat iyonları sayesinde sindirim sistemi (mide ve bağırsaklar) ve boşaltım sistemi (böbrekler ve idrar yolları) fonksiyonlarını destekler(maden suyunun önerilen miktardan fazla tüketilmemesi şartıyla geçerlidir).

*Cildin gerekli olan su ve mineral ihtiyacını da karşılayarak cilde gergin, pürüzsüz ve canlı bir görünüm sağlanmasında yardımcıdır.

*Solunum, idrar, her türlü sportif aktivitesinde ve özellikle yaz aylarında terleme ile oluşan su ve mineral kaybının karşılanmasında ölçüsü kadar kullanılabilir.

*Bikarbonat içeriğinin yüksek olması ise asit fazlalığı, yanma ve ekşime ile seyreden mide hastalıklarında mide asidini fazlalılığını baskılayıcıdır.

*Özellikle yaz aylarında sıcaklığın artmasıyla birlikte asitli içecek tüketme ihitiyacı da artar. Boyalı katkı maddeli içecekler yerine maden suları tercih edilebilir. Son dönemde meyveli çeşitleri de piyasada bulunmakta fakat bunların kalori de dikkate alınarak tüketilmesinde fayda var.

Hamilelikte Maden Suyu İçilebilir Mi?

Hamilelik, yeterli ve dengeli beslenmenin çok daha önemli olduğu ve özellikle dikkat edilmesi gereken bir dönem. Annenin vücudu, bebeğin beslenebilmesi ve gelişiminin sağlanabilmesi için normalden daha fazla gıda, sıvı, mineraller ve vitaminlere ihtiyaç duyar. Mineral ihtiyacının bir kısmını tamamlayabilmek için, bu dönemde farklı bir sağlık problemi(hipertansiyon...vb) yaşanmıyorsa maden suyu tüketimi önerilebilir.

Maden Suyu Böbrek Taşı Yapar Mı?

Böbrek taşı oluşumunu maden suyu tüketmeye bağlamak yanlış olur. Aksine yeterli ve düzenli miktarlarda su ve maden suyu tüketmeyen insanlarda tüketenlere göre böbrek taşı oluşumu riski daha yüksektir. Bu duruma gelmiş ve böbreklerinde taş oluşmuş insanların maden suyu tüketmeleri tavsiye edilmez ancak esas olan, düzenli ve yeterli miktarlarda su ve maden suyu tüketerek vücudumuzu bu gibi etkenlerden korumaktır.
0 yorum

Vücuda şekil vermenin mükemmel yolu

Liposuction yani yağ aldırma ameliyatı hakkında tüm gerçekler ayrıntılarda...

Doğru: Ne yersem yiyim kilo aldırmaz, diyet yapmadan kilolarımdan kurtarır, Jenifer Lopez gibi popom olur diyorsanız; Liposuction'ı yanlış biliyorsunuz! 
Yanlış: Birikmiş yağlarımdan kurtulurum, küçülen göğüslerime şekil verdiririm, boynumu ve karnımı gerdiririm diyorsanız; Liposuction'ı doğru biliyorsunuz! 

Estetik cerrahi denildiğinde akla gelen ilk yöntemlerden biri olan liposuction yani yağ aldırma; günümüzde kadınlar kadar erkeklerin de gözdesi ve kurtarıcısı. Ancak liposuction hakkında doğru bilinen yanlışlar, yöntemin gerçek hedefine ulaşmasını engelliyor. 

Medical Park Fatih Hastanesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Defne Önel, doğru amaçla uygulandığında çok iyi sonuçlar alınan, ancak hakkındaki şehir efsaneleri nedeniyle zayıflamak isteyenlerin çoğu zaman yanlış beklentilere kapılmasına neden olan liposuction yöntemini anlattı. Tüm yönleriyle liposuction  burada... 

Liposuction nedir?
Liposuction yani yağ aldırma; estetik cerrahi denildiğinde toplum genelinde en çok akla gelen terimlerden biri oldu. Öyle ki Amerika'da yapılan son araştırma liposuction'ın, kadın erkek farkı gözetmeksizin, estetik cerrahi girişimlerin başında yer aldığını gösteriyor. Hazır gıdanın, hareketsiz yaşam ve stresin damgasını vurduğu 1980'li yıllardan bu yana fazla kilolar da başımızı derde sokuyor. 1980'li yıllardan bu yana sağlıklı beslenme ve egzersizi hayatlarına bir türlü sokamayan ve estetik kaygısı fazla olan insanlar için liposuction bir çıkış yolu oldu. Ancak 'kilo aldıysanız, hemen gidip yağlarınızı aldırıp eski formunuza kavuşabilirsiniz' yanılgısına düşenler hem mutsuz oldu, hem de doğru endikasyon ile yapıldığında gerçekten mükemmel bir işlem olan bu cerrahi girişimin adını kötüye çıkardı. 

Liposuction ne işe yarar? 
-Boyuna göre normal kiloda olan erişkinlerde, bölgesel şekil bozukluğuna yol açan yağ birikimlerini (göbek, kalça yanları, diz içleri ve erkeklerde böğür bölgesi gibi) uzaklaştırmak. 
-Erkeklerde görülen jinekomasti denilen meme büyümesini tedavi etmek. 
-Boyun germe, karın germe ve meme küçültme ameliyatlarında bölgenin daha iyi şekillendirilmesini sağlamak.

Liposuction hangi işe yaramaz? 
-Kilo verme. 
-Sık kilo alıp verenler, doğum yapan kadınlar ve orta yaş üzerindeki insanlarda; bölgesel yağlanmaya eşlik eden deri ve karın duvarı sarkmasını toplama (deri üzerinde görülen çatlaklar, deride elastikiyet kaybını gösteren en önemli işaretlerdedir). 
-Selülitlerden kurtulma. 
-Ne yersen ye, bir daha asla kilo almama. 
-Popo kaldırma. 

En sık liposuction uygulanan bölgeler hangileri? 
-Karın ve bel çevresi 
-Kalçalar 
-Uyluk iç ve dış yanı 
-Dizlerin birbirlerine bakan yüzleri 
-Boyun 
-Üst kol 
-Meme (erkek ve kadın) 

Daha az tercih edilen bölgeler? 
Bacakların dizin altında kalan kısımları: Özel ince kanüller ile yapılmalıdır, özellikle lipoödem vakalarında tercih edilir. 

Gluteal bölge (popo): Gluteal bölgenin kalkık ve dolgun görünümü negatif yönde etkilenebileceği için, daha çok asimetri olan ve gluteal bölgenin aşırı çıkıntılı olmasından şikayetçi olan vakalarda tercih edilir. 

Liposuction riskli midir? 
Liposuction, genel sağlık problemi (kalp, şeker hastalığı ve diğer kronik hastalıklar) olmayan, normale yakın kilodaki genç hastalara (60 yaş altı) yapıldığında, riskli ameliyatlar grubuna alınmaz. Basında yer alan liposuction işlemi sonrası yağ embolisi gelişen ve ölümle sonuçlanan vakalara dair haberler, genellikle aşırı kilolu hastalar, kronik hastalığı olan ya da ameliyat öncesi ve sonrası çeşitli önlemlerin yetersiz yapıldığı durumlar sonucunda karşılaşılan üzücü vakalar hakkındadır. 

Liposuction ameliyatı sonrası görülebilen komplikasyonlar nelerdir? 

Deri yüzeyinde ondülasyon (dalgalanma): Cerrahiden üç hafta sonra başlanılan çeşitli masaj yöntemleriyle önlenmeye çalışılır. 

Derinin yeterli oranda adapte olmamasına bağlı deri gevşemesi: Özellikle menopoz sonrası dönemdeki ve doğum yapmış kadınlarda karın bölgesinde gözlenen bir durumdur. Liposuction işleminden en erken altı ay sonra karın germe ve uyluk germe ameliyatlarının yapılmasıyla daha estetik bir görünüme kavuşmak mümkündür. 

Deri kaybı: Nadir görülen bir komplikasyondur. Özellikle sigara kullanan hastalarda, boyun bölgesinin liposuction işlemi sırasında çok dikkatli olunması gerekir. 

Yüzeysel duyu kayıpları: Genellikle geçicidir. 

Deri yanığı: Ultrason enerjisi ile yapılan liposuction işleminde oluşan ısıya bağlı oluşabilen nadir bir komplikasyondur. 

Karın duvarının delinmesi: Özellikle çok doğum yapmış kadınlarda ve fıtığı olan hastalarda, karın bölgesinin liposuction işlemi sırasında oluşabilir. Bu gibi hastaların ameliyat öncesi teşhisi çok önemlidir. 
1 yorum

Aşık olmak korkutuyor mu?

Artık aşık olmak istemiyor, aşık olma fikrinden bile korkuyor musunuz? Dikkatli olun, siz de bir filofobik olabilirsiniz.

Önce sevdiğiniz tarafından terk edildiniz. Sonra, zorlukla tamir ettiğiniz kalbiniz yeni bir aşka yelken açtı. Ama bu sefer sevginiz karşılık bulamadı. Kalbiniz kırık, tekrar aynı durumla karşılaşacağınız korkusu, telaşı ve çaresizliği içindesiniz. İçinizdeki sese kulak verdiğinizde, artık hayatınızda aşka yer açmayacağınızı, aşık olma fikrinden bile korktuğunuzu fark ettiniz. Belki kısa süreli, fazla duygusallık barındırmayan ilişkilerle sürdüreceksiniz bundan böyle hayatınızı. Bir dakika, yoksa siz bir filofobik misiniz? 

"O da ne?" demeyin. Filofobi, yüzlerce fobiden biri… "Aşık olmaktan korkma" anlamına geliyor. 

Geçmiş deneyimlerin etkisi
Bir nesneye ya da duruma karşı duyulan yoğun korku demek olan fobi, iki şekilde gerçekleşir: Bazen korkunun gerçek bir nedeni olur, ama fobi sahibi kişi onu olduğundan daha büyük görür. Bazen de gerçekte tehlike yaratmayacak bir şeye karşı korku gelişir. 

Filofobikler, karşılarına sevme ihtimali olan biri çıktığında, onun kendilerine zarar vereceği, kalplerini kıracağı konusunda önyargılıdırlar ve büyük korkuya kapılırlar. Bunda geçmiş deneyimlerin etkisi vardır. Tıpkı bir insanın elini ateşe uzattığında elinin yandığını görünce bir daha elini ateşe uzatmaması gibi… 

Filofobikler, gerçekte korkularının aşırı ya da anlamsız olduğunu bilirler, ancak bunu engelleyemeyerek, korkularının önüne geçemezler. Birini sevme ihtimalleri olduğunu anladıklarında, çok yoğun bir korku, çaresizlik hissi, huzursuzluk, telaş gibi fobi belirtileriyle mücadele etmek zorunda kalırlar. Çareyi fobi yaratan durumun dışına çıkmakta, yani kendilerini aşktan uzak tutmakta bulurlar. 

Etraftan gelen sorgulayıcı ya da telkin edici yaklaşımlar, aşık olmaktan korkanlara yardımcı olmak yerine kaygılarını daha da artırabilir. İşte bu noktada filofobikler, zamanla korku yaratan aşık olmaktan kaçmaya ve hayatlarını bu yönde şekillendirmeye yönelirler. 

Aşkla yüzleşme
Aşkı ve sevgiyi hayatının temeline oturtan kişiler için bundan mahrum olunan bir hayat ne kadar tatsız olur, düşünsenize… Ancak, bir filofobiğe göre bu kaçış hali, sakin ve kaygılardan uzak yaşamanın biricik yoludur. 

Hayatın genelini etkileyen bir fobi olan aşık olma korkusu, psikoterapi ile tedavi edilebiliyor. Korku nesnesi, kişinin kendi duygusu olduğu için, tedavide kişi "imajinasyon" denilen, "hayal etme" egzersizleriyle aşık olmaya maruz bırakılıyor. 

Bu sayede kademeli olarak bu korkuyla yüzleşmesi sağlanıyor. Zira yüzleşme, fobi tedavilerinin temelini oluşturuyor. Yüzleşmenin ardından, kişinin aşkla ilgili edindiği olumsuz düşüncelerinin yerine olumlu düşünce kalıpları yerleştiriliyor. Tedavide ayrıca kişinin tekrarlamakta olduğu ilişki kalıpları araştırılıyor ve ilişki biçimleri düzenleniyor. 

Aşktan ve aşık olmaktan korkmadan, aşkı dolu dolu yaşamak için atılması gereken en önemli adım geçmişte yaşanan tecrübeleri bir yana bırakıp, istediğimiz aşkın bize geleceğine inanmaktan geçiyor. 

Elif Şafak'ın son romanı Aşk'ı okumak da aşkın hallerini, aşkı yaşama şeklimizi değerlendirmek açısından ilginç olabilir… 
0 yorum

Aşerme nedir? Olunca ne yapılmalı?

Hamile kadınların yüzde 85'inin yaşadığı bir problem olan aşerme nedir, neden olur ve bu konuda neler yapmalıyız?

Aşerme nedir? 

Aşerme; zamansız, akla gelmeyen yiyecekleri çok arzulamak anlamına gelmektedir.

Dr. Murat Emanetoğlu aşermenin hamileliğin ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtiyor ve gebe kadınların yaklaşık yüzde 85'inin gebelik süresince en az bir yiyeceğe karşı aşırı istek duymuş olduğunu söylüyor. Bu yiyeceklerin sınıflandırılması pek mümkün değildir. Çünkü çok değişik şeyleri canınız isteyebilir. Peynire sardığınız turşu, kaşık kaşık sos veya pirzolanın yağları bunlar arasında yer alabilir. Tatlı, tuzlu, baharatlı veya ekşi tatlar gebelerin arzuladığı tatlardır.

Neden aşeririz? 

Dr. Murat Emanetoğlu hamilelerin gebelik süresince yaşadığı aşırı hormonal değişikliklerin bu tat ve koku üzerinde ciddi etkileri olabileceğini söylüyor. Bu hormonal değişikliğin etkisi, aynı zamanda menopozda yaşanan iştah artışı veya azalışını da açıklayabilir. Ancak bazı uzmanlar buna şüpheyle yaklaşmaktadırlar. Çünkü gebelik her kadın vücudunda benzer değişiklikler yapmasına rağmen aşerme olayı kişiden kişiye değişen bir durumdur. Bu yüzden aşermenin nedeni halen tam olarak bilinmemektedir. Ya da en azından kesinleşmiş bir kanıtı yoktur.

Belli yiyeceklere karşı aşermenin belli anlamları olabilir. Örneğin, buz, sigara izmariti, temizlik malzemeleri gibi garip maddeleri yeme isteği varsa bu istek demir eksikliği ile ilgili olabilir. Dr. Kağan Kocatepe ise aşermenin pika adlı rahatsızlığının (toprak yeme durumu gibi) kansızlık veya beslenme bozukluğu habercisi olabileceğini belirtiyor. Bunun yanında B vitamini eksikliği, çikolata için aşermeyi başlatabilir denir. Dr. Murat Emanetoğlu "Ancak unutulmamalıdır ki, aşerilen maddelerle, gebe kadının vücudunun ihtiyaçları arasında her zaman bir paralellik yoktur" diyor. Eğer ihtiyacınız olan maddelere aşeriyorsanız bunlardan rahatlıkla tüketebilirsiniz.

Neler aşeririz? 
Genel olarak aşermelere bakıldığında; yapılmış olan bir araştırmada hamile kadınların yüzde 40'ının tatlı bir şeyler, yüzde 33'ünün ise tuzlu kraker aşerdiği ortaya çıkmış. Baharatlı yiyecekleri arzu edenlerin oranı ise yüzde 17 civarında; turunçgiller, yeşil elma ve diğer ekşi yiyecekler ise bunların ardından gelmekte.

Ne zaman aşeririz? 

Op. Dr. Nevra Topalismailoğlu aşermenin daha çok gebeliğin ilk 3 ayında olduğunu belirtiyor. Eğer 5. Aydan sonra oluyor ise psikolojik sebeplerden kaynaklanabileceğini söylüyor.

Aşerme konusunda ne yapmalı? 

Dr. Murat Emanetoğlu aşerdiğiniz şeyler sağlıklı yiyeceklerse bunlardan rahatlıkla tüketebileceğinizi söylüyor. Ancak değilse bunu bastırmaya çalışmalı veya daha iyisi başka bir yiyecekle yer değiştirmelisiniz. Örneğin canınız dondurma istiyorsa bunun yerine yağsız-donmuş yoğurt yiyebilirsiniz. Ayrıca dikkat etmeniz gerekenler:
Her gün düzenli kahvaltı yapın. Kahvaltıyı atlamanız aşermenizi kötüleştirebilir.

Düzenli egzersiz yapın.

Duygusal açıdan desteklendiğinizi hissedin. Çünkü gebeliğinizde duygusal gel-gitleriniz oluyorsa, duygularınızı yiyeceklere yönlendirip, gereksiz yiyeceklerle gidermeye çalışırsınız.

Op. Dr. Nevra Topalismailoğlu ise aşermeyi vücudumuzun sinyalleri ve isteği olarak değerlendirip, karşılamaya çalışmamız gerektiğini söylüyor. Bir şeyi aşeriyorsanız mutlaka yemeniz gerekir. Eğer bulamıyorsanız ise ona benzer bir yiyecek mutlaka yiyin. Örneğin canınız dondurma istediyse onun yerine sütlü bir tatlı veya çikolata yiyebilirsiniz.
0 yorum

Boşanma nedenleri nelerdir?

Türk Medeni Kanunu'nuna göre zina, hayata kast, terk, evlilik birliğinin sarsılması gibi olaylar boşanma nedeni sayılıyor...

Türk Medeni Kanunu'na göre boşanma nedenlerini Avukat Cevat Kazma anlatıyor:

Bilindiği üzere evlilik hukuken resmi şekil şartına tabi bir sözleşmedir. Bu sebepledir ki evlilik sözleşmesi evlendirme memurunun önünde yazılı olarak imzalanmadığı takdirde geçerli bir evlilik birliği oluşmaz.

Evlilik birliğinin kurulması ile birlikte evlilik hukuken korunma altına alınmakta ve eşlerin karşılıklı olarak yükümlülükleri doğmaktadır. Bu yükümlülükleri yerine getirmeyen eş hukuken kusurlu eş olarak adlandırılır ve bu durum diğer eşe boşanma davası açma hakkı verir.

Türk Medeni Kanununun özel olarak saydığı zina, hayata kast ve pek fena veya onur kırıcı davranış, akıl hastalığı, terk gibi özel haller yanında evlilik birliğinin sarsılması gibi genel sebeplere yer verilmiştir. Özel sebeplere ilişkin boşanma sebepleri şunlardır;

Zina 
Türk Medeni Kanunu'na göre kanunun doğrudan kusur saydığı fiillerin başında zina fiili gelmektedir. Zina sözlük anlamı olarak "aralarında evlilik birliği olmayan kişiler arasında cinsel ilişki" olarak tanımlanmaktadır. Ancak medeni kanunda zikredilen zina kavramı sadece cinsel ilişki olmayıp evli bir kişinin evlilik birliğinden kaynaklanan "sadakat" yükümlülüğüne aykırı bir şekilde diğer bir kimse ile duygusal ve fiziksel yakınlaşması olarak değerlendirilmelidir. Buradaki sadakat yükümlülüğü tabii ki toplumdan topluma göre değişiklik göstermekte olup, bizim toplumumuzda kabul gören sadakat kavramı ile ölçülmelidir. Zina yapan eş kusurlu eş olarak kabul edilir. Bu durum diğer eşin dava açma hakkı verir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken konu kanuna göre affeden eşin zina sebebine dayanarak dava açma hakkının bulunmamasıdır. Zina eyleminin üzerinden 6 ay ve her halde 5 yıl geçmekle zina sebebiyle dava açma hakkı ortadan kalkar.

Hayata kast, pek fena(kötü) veya onur kırıcı davranış 
Kanunun doğrudan kusur saydığı diğer bir kavram ise hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranıştır. Eşlerden her biri kendisinin hayatına kast edilmesi veya kendisine pek kötü davranılması ya da ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunulması sebebiyle bu fiil ve davranışlarda bulunan ve kanunen kusurlu sayılan eşe karşı boşanma davası açabilir. Kusurlu eş tarafından diğer eşe karşı hayatını ortadan kaldırmaya yönelik fiilin bir kere yapılmış olması yeterli olurken, pek kötü davranılmasında bu davranışların belirli bir süre devam etmesi ve davranışların kanunun aradığı anlamda fena muamele özelliklerinde bulunması gerekmektedir. Aksi takdirde pek kötü davranılması sebebi değil şiddetli geçimsizlik sebebiyle boşanma söz konusu olmaktadır. Onur kırıcı davranış ise somut olayın özelliğine, şahısların sosyal statüsüne ve buna bağlı sübjektif diğer kriterlere göre değişiklik göstermektedir. Genel olarak onur kırıcı davranışın bu davranışa maruz kalan eşi manevi olarak ağır derecede etkilemesi ve manevi dünyasında buhran oluşturması gerekmektedir. Bu tür soyut kavramların ispatlanmasında eşlerin sosyal statüsü, yaşadıkları çevre, toplumca kabul görmüş somut olgu ve davranışların göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Yine zina sebebiyle boşanma davası açma hakkı gibi bu konuda da davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her halde bu sebebin doğumunun üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkı düşmektedir.

Terk 
Kanunun özel kusur sebeplerinden saydığı diğer bir durum ise terktir. Şöyle ki; Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ettiği veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı ay sürmüş ve bu durum devam etmekte ise ve istem üzerine hakim tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise; terk edilen eş terke dayanarak boşanma talep edebilir.

Terk sebebiyle boşanma davası açılabilmesi için, terk fiilini gerçekleştiren eşin, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçmak amaç ve saikiyle hareket ederek ortak konutu terk etmesi ve terk durumunun 6 ay sürmesi ve dava açma zamanında da devam etmesi yasa gereğidir. Dava esnasında da talep üzerine hakim terk eden eşi, 2 ay içinde ortak konuta dönmesi ve evlilik birliğinin devam etmesi amacıyla gerekenin yapılması aksi halde boşanmanın gerçekleşeceği hususlarında ihtar eder. Bu ihtarın da sonuçsuz kalması durumunda başkaca bir durum yok ise terk sebebiyle boşanma hükmü verilir.

Bu konuda önemli olan husus şudur ki, eşlerden biri diğerini ortak konutu terk etmeye zorlamış ise veya haklı bir sebebi olmaksızın ortak konuta dönmesini engellemiş ise bu fiil ve davranışlarda bulunan eş de ortak konutu terk etmiş sayılır. Bu fiil ve davranışlarda bulunan eş de Medeni Kanunumuza göre kusurlu eş olarak öngörülmüş ve bu eşe ilişkin olarak da terk sebebiyle boşanma davası açılabilmesi öngörülmüştür.

Akıl Hastalığı 
Kanundan kaynaklanan boşanma sebeplerinden biri de akıl hastalığıdır. Akıl hastalığı birçok şekilde oluşabileceği gibi akıl hastalığının boşanma sebebi sayılabilmesinin şartlarından biri akıl hastalığının diğer eş için ortak hayatın çekilemez hale gelmesi ve hastalığın geçmesine olanak bulunmadığına dair resmi sağlık kurulu raporunun bulunmasıdır. Bu şartların birlikte oluşması halinde, akıl hastalığına yakalanan eşe karşı diğer eş akıl hastalığı sebebine dayanarak boşanma davası açabilir. Ancak geçmesi muhtemel olan akıl hastalığına ilişkin olarak bu sebebi bir bahane olarak ileriye süren eş, bu sebebe dayanarak boşanma davası açamaz.

Evlilik Birliğinin Sarsılması 
Şu ana kadar saydığımız sebepler özel boşanma hallerini ifade etmekte olup özel boşanma hallerine girmeyen boşanmaya sebebiyet verecek diğer olay ve olguların tümü genel sebepler olarak niteleyebileceğimiz evlilik birliğinin sarsılması kurumudur.

Evlilik birliği, eşlerin ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Temelinden sarsılmış olma durumu çok çeşitli hallerde ortaya çıkabileceği gibi yukarıda saydığımız özel boşanma sebeplerine girmemekle birlikte onlara benzer durumları ifade edebilir.

Belirttiğimiz gibi, evlilik birliğinin sarsılmasının çok çeşitli sebepleri olabilir. Bu durum eşlerin sosyal, ekonomik, yaşadıkları çevre veya buna benzer sebeplere bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Belirli bir çift için aynı sebepten dolayı evlilik birliğinin sarsılmış olacağı kanaatine varılabilirken diğer bir çift için aynı sebebe bağlı olarak evlilik birliğinin sarsılmış olacağı sonucuna varılmayabilir. Her eşin kendi durum ve somut olayına uygun olarak bu konuyu tartması ve bir avukattan yardım alması uygun olacaktır.

Evlilik birliğinin sarsılması sebebiyle dava açmak isteyen eşin, kusurunun daha ağır olması halinde (örneğin bir eş diğerine hakaret etmiştir ancak diğer eş ona fiziksel şiddet uygulamıştır) kendisine karşı dava açılan eşin bu davaya itiraz hakkı mevcuttur. Ancak bu itiraz hakkının kullanılması konusunda önemli olan durum şudur; kullanılan bu hak, hakkın kötüye kullanımı durumu yaratıyor ise veyahut evlilik birliğinin devamında davalı eş ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmadığı açıkça görülüyor ise bu durumda boşanmaya karar verilmesi doğru ve kanuna uygun olacaktır.

Evlilik birliğinin temelinden sarsılması kurumunda, evlilik birliğinin sarsılmasına yol açan davranış ve fiillerde bulunan eşin kusurlu olduğu kabul edilir. Ancak eşlerden birinin kusuru bulunsa dahi yeni Türk Medeni kanunu diğer eşin daha kusurlu bulunması halinde yine kusurlu eşe dava hakkı vermektedir. Kısaca somut olay ve olgulara göre çeşitlilik gösteren bu kurum evlilik birliğinden eşler, çocuklar ve toplum için beklenen bir faydanın kalmaması halinde ve müşterek hayatın devamının eşlerden beklenemeyecek bir hale gelmiş olması hallerinde evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olduğu kabul edilmektedir.

Unutulmamalıdır ki, evlilik birliği sadece çocuklar ve eşler açısından değil toplum açısından da çok önemli bir yere sahiptir. Aile, toplumun temelini oluşturmaktadır. Sağlıklı ve mutlu kurulmuş evlilik birliğinin toplumu güçlendireceği ve daha huzurlu bir toplum yaratacağı unutulmamalıdır. Ancak bozuk ve mutsuz aile yapısının da öncelikle müşterek çocuklar daha sonra toplum için kötü sonuçları olacağı gözden kaçırılmadan bir dengenin kurulması hukukun temel işlev ve görevidir. Herkese mutlu ve huzurlu bir aile hayatı dileğiyle…

Av. Cevat KAZMA
0 yorum

Kişilik bozukluğunu tanımak

Kişilik bozukluğu olan kişilerin özellikleri nelerdir? Psikolog Dr. Başak Demiriz anlatıyor...

Psikolog Dr. Başak Demiriz'in Milliyet Cadde'de yayınlanan psikoterapi diyaloglarından oluşan yazılarını severek takip ediyoruz. Başak Demiriz, bu yazısında yine çok önemli bir konudan söz ediyor: Kişilik bozuklukları...

Kişilik bozukluğu olan kişiler her ortamda karşımıza çıkabilir. Onlarla çalışmak, işbirliği yapmak ve iletişim kurmak zordur. Bu insanlarla geçinmek zordur ve çoğu zaman kendimizi kötü hissetmemize neden olurlar. Kişilik bozukluğunu tanımak ve kişilik bozukluğu olan biriyle nasıl iletişim kurulacağını bilmek hayatımızı kolaylaştırır.

Psikolog Dr. Başak Demiriz kişilik bozukluklarını anlatıyor: 

Hepimizin iş yerimizde, ailemizde veya sosyal çevremizde geçinemediğimiz birkaç kişi mutlaka vardır. Onlardaki bozuklukları teşhis edip tedavi edemeyeceğimize göre amacımız bu kişiler ile baş etme yöntemlerini öğrenmek olmalıdır.

Danışan: Patronumla ilgili o kadar çok sorun yaşıyoruz ki nereden başlayacağımı bilmiyorum. Çektiklerimi bilen bir arkadaşım var, geçenlerde onunla dertleşiyorduk ve bana "Bu adamda kesin bir kişilik bozukluğu var" dedi. Arkadaşım psikoloji eğitimi aldığı için, söylediği kafama çok takıldı. "Acaba gerçekten kişilik bozukluğu var da ben mi boşuna uğraşıyorum bu adamla geçinmeye" diye düşünmeye başladım. Patronumu size anlatsam onda ne tip bir kişilik bozukluğu var bana söyleyebilir misiniz?

Dr. Başak: Bahsettiğiniz kişiyle klinik bir görüşme yapmadan kişilik bozukluğu var mı yok mu anlayamam.

Danışan: Haklısınız. Onu görmeden teşhis koyamazsınız ama ben merak ediyorum acaba gerçekten bir kişilik bozukluğu mu var bu adamın? Varsa ne yapmam lazım? Bu kişiyle geçinebilmem için bir ümit var mı?

Dr. Başak: Hepimizin iş yerimizde, ailemizde veya sosyal çevremizde geçinemediğimiz birkaç kişi mutlaka vardır. Onlardaki bozuklukları teşhis edip tedavi edemeyeceğimize göre amacımız bu kişiler ile baş etme yöntemlerini öğrenmek olmalıdır.

Danışan: Haklısınız, kendi huzurum için bu kişiyle baş etmenin yöntemlerini öğrenmeliyim. Ama önce bana kısaca kişilik bozukluğu nedir anlatabilir misiniz? Kulaktan dolma bilgilerlerle yanlış fikirler üretmek istemiyorum.

Dr. Başak: Peki, kısaca anlatabilirim; 'Kişilik Bozukluğu' olan kişiler, bilişsel (kendini, başka insanları ve olayları algılama ve yorumlaması), duygusal (tepkilerinin yoğunluğu, sıklığı, değişkenliği), kişilerarası işlevsellik ve dürtü kontrolü alanlarının en az ikisinde kendini belli eden problemler yaşarlar. İçinde yaşadıkları kültürün beklentilerinden belirgin olarak sapmalar gösterir, aile, okul, meslek veya diğer sosyal alanlarda problemler yaşarlar.

Mevcut kaynaklara göre, tanımlanmış 10 değişik kişilik bozukluğu var:

Histrionik Kişilik Bozukluğu
Hemen hemen her alanda aşırı duygusallık gösterirler ve ilgi çekme arayışındadırlar. Bu nedenle baştan çıkarıcı, yapmacık davranır, fiziki görünümüne aşırı dikkat gösterirler. Hızlı değişen ve yüzeysel duygular sergilerler.

Paranoid Kişilik Bozukluğu
Diğer insanların davranışlarını kötü niyetli olarak yorumlayıp sürekli bir güvensizlik ve şüphecilik yaşarlar. Böyle kişiler patolojik olarak kıskanç ve öfkeli olabilirler. Sıradan sözlerden anlamlar çıkarıp aşağılandıklarını düşünebilirler.

Şizoid Kişilik Bozukluğu
Sosyal ortamlardan uzakta, kendi başlarına yaşamayı tercih ederler. Başkalarının bulunduğu ortamlarda duygularını ifadede kısıtlıdırlar. Yakınlık kurma isteğinden yoksun görünürler, dolayısıyla yakın arkadaşlıkları yoktur.

Şizotipal Kişilik Bozukluğu
Davranış, düşünce, duygulanım, konuşma ve görünümde birçok gariplik ve egzantriklikler vardır. Alıngan ve kuşkucudurlar.

Antisosyal Kişilik Bozukluğu
Başkalarının haklarını saymayan, hilekar, yasalara aykırı, tutuklanmaya zemin hazırlayan davranışlarda tekrar tekrar bulunurlar. Sürekli yalan söyler, yaptıklarından vicdan azabı çekmez ve pişman olmazlar.

Borderline (sınırda) Kişilik Bozukluğu
Duygularını denetleme ile ilgili temel sorunlar yaşarlar. Terk edilmeye karşı aşırı korku duyar, kimlik kargaşası yaşar, kendilerini sürekli boşlukta hissederler. Sık sık kendilerine zarar verici davranışlarda (intihar, kontrolsüz cinsellik, aşırı para harcama vbg.) bulunurlar.

Narsisistik Kişilik Bozukluğu
Kendilerinin çok önemli olduğuna inanır, başkalarından daha yetenekli, daha başarılı, daha üstün olduklarını düşünürler. Özel davranılmayı beklerler, karşılık almazlarsa öfkelenirler. Empati yapmakta güçlük yaşarlar.

Çekingen Kişilik Bozukluğu
Eleştirilme, beğenilmeme veya dışlanma korkusuyla kişilerarası ilişkilerden kaçınırlar. Yetersizlik duyguları yüzünden yeni kişilerle aynı ortamda bulunduğu durumlarda kilitlenirler.

Bağımlı Kişilik Bozukluğu
Başkalarından öğüt ve destek almadan günlük kararları vermekte güçlük çekerler. Başkalarının desteğini almak uğruna hoş olmayan şeyleri yapmayı isteyecek kadar aşırıya giderler.

Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğu
Yapılan etkinliğin asıl amacını unutturacak kadar ayrıntı, kural, sıralama ve liste yaparlar. Mükemmelliyetçidirler, boş zamanlarını bile üretkenliğe adarlar. Ahlak, dürüstlük, doğruluk gibi kavramları da esneklik gösteremez, aşırı vicdanlı davranırlar. Para harcama konusunda cimri davranırlar.

Psikolog Dr. Başak Demiriz
0 yorum

Kulak kaynaklı baş dönmeleri

Başınız dönüyor ama ortada bir düşme, kayma, dönme hareketi olmadığı için bunu sizden başka fark eden yok... İşte buduruma neden olan kulak kaynaklı baş dönmelerine dikkat!

"Dünya dönüyor ama benden başka fark eden yok" diyorsanız; Bu his sadece bir hareket halüsinasyonudur; nedeni iç kulağınızda yer değiştiren minik bir kemik debrisi (döküntüsü), denge siniri enflamasyonu, belki de iç kulak sıvısının artışı olabilir. Sizden başkası döndüğünüzü göremese de siz dönüyorsanız dikkat edin, dengeniz bozulduğundan düşebilirsiniz. Memorial Ataşehir Hastanesi KBB Bölümü'nden Op. Dr. Sevilay Sönmez, "kulak kaynaklı baş dönmeleri ve tedavisi" hakkında bilgi verdi.

Bedensel denge insanlar için yaşamın temel unsurudur

İnsan dengesini iç kulak, göz, eklemlerdeki sinir lifleri, beyincik ve omurilik ile sağlamaktadır. Bu denge elemanlarından birinde ortaya çıkan bozulma; dengesizlik ya da baş dönmesi olarak kendini gösterir. Hastalar tarafından çok farklı şekillerde tanımlanabilse de, şikayetler çoğunlukla üç grupta toplanır.

Bunlardan ilkinde hasta vücudunun kontrolünü kaybettiğini hisseder, sendeler; ama mekan oryantasyonu yerindedir. Bu şikayet ilaç kullanımı veya beyin hastalıklarında olabilir. İkincisi; başta hafiflik, bulutların üzerinde gezer gibi olma durumudur. Genellikle psikolojik durumla alakalı gibi görünse de altında kalp-damar ya da beyin hastalığı yer alabilir. Son olarak da hareket ve dönme hissi, dış dünyanın kişinin çevresinde ya da kişinin uzayda dönüyor olması duygusudur. İç kulak patolojilerinin karakteristik özelliği olan bu tip baş dönmesine "gerçek vertigo" denir. Gerçek vertigo ile dengesizlik ayırımı uygun testleri kullanarak doğru olarak yapılmalıdır. Çünkü dengesizlik her zaman iç kulağa bağlı değildir.

Baş dönmenizin süresi önemli

Baş dönmeniz 1 dakikadan az ise; benign pozisyonel baş dönmesi düşünülür. Yatakta aniden dönmek, ayakkabı bağlamak ya da arabanın altına eğilerek bakma gibi ani baş hareketleri, "otokoni" denilen küçük kemiksi kristalleri yerinden oynatarak yarım daire kanalına girmesini sağlar. Tedavide bu otokonileri eski yerine koymaya yönelik manevralar yapılır.

30 dakika - 24 saat arasında devam ediyorsa; ön planda "meniere hastalığı" akla gelmelidir. Bu durumda tipik triad(üçlü) çınlama, işitme kaybı ve baş dönmesi olmaktadır. Meniere hastalığında iç kulak sıvılarında (endolenf) basınç artışı oluşmaktadır.

Aniden oluşup 24 saatten 1 hafta kadar devam ediyorsa; denge siniri yangısı; yani viral nörinit akla gelmelidir ancak yine de beyin damar tıkanıklığı gibi ciddi rahatsızlıklar akıldan çıkarılmamalıdır.

Vakit kaybetmeden bir KBB uzmanına başvurun

Baş dönmesi için hangi tetkiklerin yapılacağı muayene ve kişilerin hastalığını ayrıntılı tarifi sonunda elde edilen bilgilere göre yapılır. Bu tetkikler arasında Odyometri, kulakla ilgili bilgisayarlı tomografi veya manyetik resonans (MR) tetkiki yapılabilir. Bu testlere bazı kan tahlilleri de eklenebilir. Vertigo, şiddeti azalmadan 1 haftadan daha uzun süre devam ediyorsa altında merkezi beyin sistemi ya da beyin ile ilgili durumlar akla gelmeli gerekli görülürse ileri görüntüleme yöntemlerine başvurulmalıdır.

Baş dönmesi ciddi hastalıkların belirtisi olabilir

Baş dönmesi kendisi bir hastalık olmayıp başka hastalığın belirtisi olduğu için öncelikle asıl sebebin tedavisi gerekir. Altında iç kulak hastalığının dışında kan dolaşımı bozukluğu, nörolojik ve metabolik hastalıklar, alerji, travma ya da enfeksiyon yer alabilir. Ancak birçok baş dönmesi hastasında ortaya net bir sebep konamamaktadır. Bu nedenle asıl amaç, baş dönmesini ortadan kaldırmak haline dönmektedir. Kulak hastalıklarına bağlı baş dönmeleri (tümörler hariç) genellikle kısa ya da uzun zamanda kendiliğinden ortadan kalkmaktadır. Çünkü sağlam kulak; zaman içinde hasta kulağın problemini kompanse etmektedir. Bu bazen 6 ay ya da 1 yıla kadar uzayabilir. Baş dönmesi eğer pozisyonel baş dönmesi (BPPV) ise bunun tedavisi "Epley manevrası" denen ve doktorunuzun size muayene masasında uygulayacağı bazı hareketlerle olmaktadır. Bu hareketler iç kulaktaki bazı partiküllerin yerine oturmasını sağlamaktadır. Diğer sebeplerde ise ilaç tedavisi kullanmak gerekir. Baş dönmesi şiddetli olan hastalar bazen serum takılıp hastaneye yatırmak gerekebilir. Tümörlere bağlı baş dönmelerinin tedavisi tümörün çıkarılması; yani ameliyat ile yapılmaktadır. İlaç tedavisine cevap vermeyen menierer hastalığında da kimi zaman ameliyat yapılmaktadır.
0 yorum

7 yöntemle eşyalarınız eskimesin

Yedi basit yöntemle, tekstilden kişisel bakım ürünlerine, ev eşyalarınızın ilk günkü gibi yeni görünmesini sağlayabiliriz.

Metal eşyaların ömrünü uzatın: 
İnox, çelik gibi metal mutfak eşyalarının ömrünü uzatabilirsiniz. Mineralli su ya da soda oksitlenmeyi engeller.  Bu sebeple bıçaklarınızı işiniz bittikten sonra sodada bekletebilirsiniz. Bu işlem sayesinde bıçakların paslanmasını engelleyebilirsiniz.

Fan temizliği: 
Saç kurutma makinesi ve elektrik süpürgesi iç haznesinde yer alan fanı periyodik olarak temizlemeye özen gösterin. Özellikle fena entegre olan ve tozları toplayan süngerleri düzenli olarak tozlarından arındırmanız gerekir. Bu sünger yıkanabilir özellikteyse yıkayabilirsiniz. Fanlar ya da fana entegre süngerler temizlenmediği takdirde toz toplama özellikleri kaybolur. Daha doğrusu aşırı miktarda tozla dolduğundan daha fazla tozu tutamaz. Bu da motora toz kaçırarak elektrikli gerecin vaktinden önce bozulmasına sebep olabilir.

Tekstilleri saklarken: 
Yastık, yorgan ya da nevresim takımı gibi ev tekstillerinizi vakumlu torbalarda saklarken bazı noktalara dikkat etmeniz gerekebilir. Bazı vakumlu poşetler asit üreterek tekstillerin yıpranmasına sebep olabilir. Özellikle plastik saklama çözümleri zamanla gaz ya da tekstillere zarar verebilecek türden maddelere açığa çıkarabiliyor. Ayrıca yapısı gereği bu poşetlerin hava ile teması olamadığından poşet nemi içine hapsedebilir. Bu da tekstillerin küflenmesine, rutubet olmasına sebep olabilir. Yeterli alana sahipseniz bu gibi eşyalarınızı pamuklu torbalar ya da hurçlarda saklamayı tercih edebilirsiniz. Böylece tekstil eşyaların hem rutubet olmasını hem de tozlanmasını engellemiş olursunuz.

Klimayı kışın çalıştırın: 
Klimayı kışın çalıştırmak kulağa iyi bir fikir gibi gelmeyebilir; ancak özellikle yaz mevsimlerinde sadece serinlemek için kullanılan klimalar uzun süre çalıştırılmadığında çabuk eskiyebiliyor. Fan ve motorundaki toz birikimini engellemek için kış mevsiminde de birkaç kez çalıştırmaya özen gösterin.

Yumuşatıcıdan kaçının: 
Çamaşırlarınızı yumuşatıcıyla yıkamak sanılanın aksine zararlı olabiliyor. Yumuşatıcı havluların üzerinde ekstra silikonlu bir tabaka oluşturur. Bu tabaka havluların emiciliğini azaltıp uzun vadede havlu dokusunu bozar. Yumuşatıcı yerine renksiz bir sirke kullanabilirisiniz. Sirke hem çamaşırları yumuşatır hem de deterjan kalıntılarını yok eder.

Ambalaj kâğıtlarına dikkat: 
Porselen, cam gibi eşyalarınızı gazete kağıdına sarmaktan kaçının. Gazete kağıdının mürekkebi hava ile temasa girdiğinde eşyalar üzerinde kalıcı lekeler bırakabiliyor. Porselenleri havalı ambalaj kağıdı ya da streç ile sarabilirsiniz.

Tencere ve tavalar: 
Kızartma ya da yağlı yemeklerden sonra tencerenin üzerine yapışan yanmış yağları bir an önce temizlemek gerekiyor. Özellikle bulaşık makinenizi hemen çalıştırmayacaksanız, pişiricilerle işinizi bitirdikten hemen sonra temizlemeye özen gösterin.
0 yorum

Dudak makyajında hangi renk, hangi ton?

Kusursuz dudaklardan daha çekici ne olabilir? Makyör Norman Pohl, dudak makyajında nelere dikkat etmemiz gerektiğini ve hangi rengin nasıl bir etki yarattığını anlatıyor.

KOYU DUDAKLAR

BUNU YAPIN: 1. İster böğürtlen rengi olsun ister bordo, koyu rujlar gün içinde ofis ortamına da uygun. Ancak bu durumda göz makyajını hafif tutun. Akşam bir yere giderken rengi biraz daha koyulaştırabilir, yoğun kırmızı, derin kahve, hatta siyaha kaçan mora geçiş yapabilirsiniz. 2. Çok açık cilt teni, koyu renk sürmenize engel değil.

BUNU YAPMAYIN: Sarımtrak diş rengini ya da ince dudakları çok koyu renk ruj sürerseniz daha da vurgulamış olursunuz. Bunlardan biri söz konusuysa daha orta tonları tercih edin.

KIPKIRMIZI DUDAKLAR BUNU YAPIN

Size en iyi gidecek kırmızı tonu bulmak için deneme-yanılma yöntemini kullanın. Genel olarak kırmızı rujlar tüm kadınlara yakışır. Özellikle olgun kadınlarda, doğru kırmızı ton adeta gençlik iksiri etkisi yaratabiliyor. Ayrıca pembenin farklı tonları çok işinize yarayabilir. Kırmızı ve pembe ruj sürdüğünüzde (illa göz makyajı da yapacaksanız), daha hafif, örneğin bej tonlardaki farlardan yararlanın. Mükemmel dudak konturu için aynı renkte dudak kalemi kullanabilirsiniz.

BUNU YAPMAYIN: 1. Kırmızı ruju belirli aralıklarla tazelemek lazım. Ruj ve kaleminiz elinizin altında olsun. 2. Akşam için dahi olsa renkli, belirgin göz makyajını unutun, ikisi bir arada çok fazla gelebilir. Çok istiyorsanız, gri veya siyah far/kalem iyi fikir olabilir. 

"ÇIPLAK" DUDAKLAR

BUNU YAPIN: 1. Dudak parlatıcısı kullanın. Özellikle ortasına uyguladığınızda dudaklar daha dolgun görünür. 2. Ürkek davranmayın, nötr tonlardaki "çıplak" dudak makyajı her yaştaki kadına yakışır. İşte size bir tüyo: 40'ın üzerindeyseniz bej-pembe ya da bej-şeftali tonlarını tercih edin. Bunlar sizi daha genç gösterir. 3. Nötr dudakları dumanlı göz makyajıyla tamamlayın. Bu,özellikle gece makyajı için mükemmel bir seçim.

BUNU YAPMAYIN: 1. Nötr tonlarda bir ruj sürecekseniz, sakın daha koyu renk dudak kalemi kullanmayın, bu çok ucuz durur. İlla kontur çizecekseniz, aynı renkte ya da daha açık bir kalem kullanmalısınız. 2. Çok açık tenliyseniz ve "çıplak" dudak makyajı istiyorsanız, yüzünüzü makyajsız bırakmayın, aksi halde hepten solgun görünürsünüz. Makyajınızı dengelemek için bronz bir pudradan yararlanabilirsiniz.    
0 yorum

Olgun erkek daha mı iyi olur?

Hiç sizden yaşça büyük bir erkekle ilişkiniz oldu mu yoksa hep yaşıtlarınızı mı tercih ettiniz? Bu deneyimi yaşayanların haberdar olduğu ve sizin hala bilmediğiniz neler var?

Bilmediklerini öğretir. Jenerasyon farkları, kültür söz konusu olduğunda son derece keyiflidir. Sizi önemli klasikler olan film ve müziklerle tanıştırabilir.

Son derece destekleyicidir. Kariyer sahibidir ve iş hayatında güvendedir, yani sizin tutkularınızı desteklemek için gayet uygun konumdadır. Ve verecek bir sürü işe yarar tavsiyesi olacaktır.

Olgundur. Birileri sizden önce gerekli düzenlemeleri uygulamıştır ve o da bunları çoktan kabullenmiştir; banyodaki temiz havlular gibi.

Geç kalmaz. Sosyal bir insan olabilir ama her gece yeni bir flört için kulüplerde avlanacak değildir, sizinle vakit geçirmeyi tercih eder.

Kendisini tanır. Kimse mükemmel değildir ve o şimdiye kadar kendi başlıca kusurlarını öğrenmiştir. 

Siz güzel olansınız ve öyle kalacaksınız. Biraz sinsi bir düşünce ama ekstra seksi hissetmenin nesi yanlış olabilir?

Yalnız kalmak istemez. Erkeklerin yalnız kalmak istemediklerini anladıkları kulvara çoktan girmiştir ve bekar kalmak istemeyi sürdürseler de düzenli ve sürekli bir ilişki isterler.

Seks. Yatakta kendinden emindir ve olması da gerekir çünkü ne yaptığını bilir… Zaten hala öğrenemediyse, ümitsizdir ve zamanınızı ona öğretmekle geçirmemeniz gerektiğini biliyorsunuz.

Alman sistemine son. Fatura geldiğinde yaşanan anlık gerilim olmayacaktır; hesabı her zaman ödeyecektir çünkü para kazanıyordur, iyi para. Ve en ufak bir suçluluk duymanız gerekmez.

Hep olduğu gibi kalacak. Bazı erkekler belirli bir yaşta hayata karşı isteklerini ve heyecanlarını kaybeder. Sizinkinin etmediğini biliyorsunuz, yaşınıza uyum sağlaması bir yana tutkularınıza eşlik edebiliyor. Balkabağına dönmeyecek ve gerçekten her şey bu kadar yolunda ise dileriz istediğiniz sürece yanınızda kalacak.
0 yorum

Pantolonun radikal devrimi

Pantolon, modanın radikal, norm bozucu ve başına buyruk parçası oldu daima...

Erkekler için yaratılmış bu parçanın kadın giyimine adapte edilmesi bile başlı başına bir radikallik simgesiydi aslında. Az sonra sizi pantolonun tarihsel yolculuğuna çıkardığımızda daha iyi anlayacaksınız.

Ancak önce bu sezona bir göz atalım. 'gerçek' kadınlar için 'gerçek' kıyafetlerin tasarlandığı sezonda, pantolon bir geldi pir geldi.. Bunda sezonun en popüler sözcüklerinden, 'gerçek'in etkisi var. Bu sözcüğün, içinde bulunduğumuz sezondaki mealiyse, giyilebilir ve fonksiyonel. Yani geçtiğimiz sezonlarda karşılaştığımız şalvar, harem pantolonu, potur ve havuç pantolonu gibi kafa karıştırıcı modeller yok artık. Bakınız Stella McCartney, Celine, Chloe, Gucci ve Burberry defileleri…

Maskülenlik timsali: Pantolona 'radikal' sıfatını layık görmemizin çok geçerli bir sebebi var. Zira 1967'ye kadar bu giysinin kamusal alanlarda kadınlar tarafından giyilmesi uygun görülmezdi. Androjen tarzıyla, maskülenlikle feminenliğin sınırlarını belirsiz kılmayı başaran Marlene Dietrich, 30'lu yıllarda sokakta pantolonla gezdiği için Fransız polisi tarafından uyarılmıştı. Pantolon giymenin nasıl bir tehlike arz ettiğini bir düşünün! Yine de bu tehlikeyi göze alan kadınlar vardı tabii. Coco Chanel, sevgilisi Westminster Dükü'nün tüvit pantolonlarını giymekten imtina etmezdi. Toplumun dayattığı her türlü kuralı yıkmak konusundaki gözü pekliğiyle edebiyat tarihinde yer eden Colette, pantolonu ve elinde sigarasıyla erkeksi bir tavır takınmakta beis görmezdi. Greta gabro ve Katharine  Hepburn de korkusuzca pantolon giyen Hollywood İkonları oldular.

1850'lerde Amelia Bloomer tarafından yaratılan 'bloomer' pantolonlarla birlikte pantolon tarihi başlamış olsa da 60'lara gelinene kadar bu giysi toplumda tam anlamıyla kabul göremedi.  Bloomer'ın da bugünkü anlamıyla tam bir pantolon olduğunu sanmayın tabii. O, sadece eteklerin altına giyilebilen şalvar görünümlü bol bir pantolondu. Bugünkü pantolon, o zamanlarda erkeklerin gardırobuna ait bir parçaydı. Kadınların pantolon giymeleri, kendilerine biçilen rollere başkaldırmaları anlamına gelirdi. Ne büyük bir tehdit!

Neyse ki tıpkı başkaldıran kadınlar olduğu gibi böyle moda tasarımcıları da vardı. Paul Poiret sayesinde 1900'lerin başında şalvar pantolonlar, abajur tuniklerle birlikte giyilmeye başlandı.

60'ların kadınlara armağanları, mini etek, doğum kontrol hapı ve Yves Saint Laurent'ın yarattığı smokin oldu. Her birinin kadınların özgürleşmesinde ve erkeklerle eşitlenmesinde önemli rol oynadığını söylememize gerek yok herhalde. Moda tarihinin en büyük dahilerinden YSL, " bir kadın, pantolonu tüm feminenliğiyle giymediği sürece baştan çıkarıcı olamaz. Pantolonlar, giyene koketlik ve cazibe katar. Özgürlük ve eşitlik bir çift pantolonla satın alınamaz" demiş olsa da, pantolon feminizmin simgelerinden biri oldu.

Elveda elbiseler: Elbiseler kaç sezondur bize kur yapıyor, farkında mısınız? Bandajlar, maksiler, miniler, robadanlar, kloşlar derken elbisesiz bir gardrobun nasıl bir şey olduğunu unutacak noktaya geldik. Lanvin'in tasarımcısı ebedi romantik Alber Elbaz, "Yıllarca  koleksiyonlarıma pantolonu dahil etmedim. Kadınlarla ilgileniyorum ve yaşlı veya genç bir kadına en çok yakışan kıyafet elbisedir" dediği için mi elbisenin büyüsünden kurtulamadık acaba?

Bu sezon durum farklı. Bunun için de pantolonları yeniden gardıroplara davet etmek zaruri. Üstelik sezonun pantolon seçenekleri çok zengin. Celine'de kısa paçalar, Stella McCartney'de sigaretler, Gucci'de yüksek belli ve dökümlüler… Her vücut tipinin yüzünü güldürecek bir model mevcut. Bu demek oluyor ki sokak modası mağazalarında da aradığınız her modeli bulmakta zorlanmayacaksınız.

Bu sezon için altı farklı pantolon modelinden oluşan bir kapsül koleksiyon hazırlayan Hannah MacGibbon'a kulak verelim bir de: "Kadınların hayatları zorlu. Pantolonlarda, onları güçlendiren ve seksileştiren bir yan var. Maskülen olmalarına rağmen çok  feminen ve ölçülüler. Bu sezon yarattığım pantolonlar, kadınlara rahatlık ve özgürlük sunuyor." Bu durumda biz kadınlara söyleyecek tek bir şey kalıyor: "Haydi pantolonlar, özgürleştirin bizi!"

0 yorum

Reklamı Kapat
 
Kadın Sağlıklı Yaşam : Web sitesi | NetWork Grup | üyesidir
Copyright © 2011. Kadın ve Sağlık - Tüm hakları saklıdır
Kadın Sağlıklı Yaşam Websitesi sayfaları NetWork Grup
tarafından hazırlanmıştır
LOGO4