Havuz Keyfiniz Kaçmasın!

Yazın sıcak günleriyle açılan deniz ve havuz sezonu beraberinde enfeksiyon sezonunu da getirdi.

Hisar Intercontinental Hospital Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Ramazan Gözüküçük ile denizden ve havuzdan bulaşabilecek enfeksiyonları ve dikkat edilmesi gerekenleri konuştuk.

Yüzme Keyfiniz Enfeksiyonlarla Bozulmasın!
Yüzme havuzları ortak kullanım alanı olduğu için çok ciddi birer mikrop kaynağı olma potansiyeli taşır. Gerek havuz bakımı ve içindeki suyun dezenfeksiyon ve değişiminin yetersizliği gerekse havuzu kullananların eğitim eksiklikleri ve bilinçsiz tutumları nedeniyle havuz sularında göz, kulak ve cildin yanı sıra sindirim ve solunum sistemleri ile idrar yollarında enfeksiyona neden olabilecek pek çok mikrop bulunabilir. Dışkı ile kirlenmiş suların yutulması ile kusma ve ishaller görülebilir.

İshali olan kişilerin hastalıkları düzelene kadar havuza girmeleri uygun değildir. Dışkı kontrolü olmayan bireylerin, örneğin küçük çocukların da havuza girmeleri kesinlikle yanlıştır. Klorlama dahil pek çok yöntemle havuzlar dezenfekte edilmeye çalışılsa da, bir tek kişinin dışkı veya diğer bir vücut salgısıyla milyonlarca mikrobu suya yayması mümkündür. İdeal olarak, suyu kirleten bir olayın saptanması, örneğin suda bir dışkı parçası görülmesi halinde, havuzdaki herkesin çıkarılması, dezenfeksiyon başlatılması ve bulaşabilecek olası etkenlere göre saatlerce veya günlerce havuzun kapalı tutulması gerekir; çünkü klorlama gibi işlemler ne her mikroba etkilidir ne de hemen etki gösterebilir.

Bu yüzden havuz kullanıcılarının çok daha bilinçli davranarak hem kendilerinin hem de başkalarının sağlığını korumaya çalışmaları gerekir. Durgun ve kirli sularda yüzülmemeli; havuz ve deniz suları yutulmamalıdır. Deniz veya havuz suyuna sık dalışlar sinüzit riskini artıracağından; atlarken burun tutulmalı veya tıkaç kullanılmalıdır.

Temiz Olmayan Havuzlar Mantar Kaynağı…
Temiz olmayan yüzme havuzları ve plajlar özellikle kadınlarda sık idrar yolu enfeksiyonlarına neden olabilir. Ayrıca ıslak mayoyla uzun süre beklenmesi kadınların genital bölgelerinde mantar iltihapları olasılığını artırır. Bu nedenle;

• Terlemenin bol olduğu yaz aylarında pamuklu iç çamaşırı giyin.
• Havuz ve deniz sonrasında ıslak mayonuzu hemen değiştirin.
• Havuzdan önce ve sonra mutlaka duş alın.
• Kişisel eşyalarınızı kimseyle paylaşmayın.
• Ellerinizi sık sık sabunlu su ile yıkayın.
• Mantar riski taşımamak için duş sonrasında cildinizi (özellikle ayak parmak araları, kasıklar gibi kapalı kalmaya ve mikrop üretmeye elverişle bölgeleri) iyice kurulayın.

Kız mı, oğlan mı?

Hamileliğin ardından, bebeğinizi kucağınıza aldığınız an, hayatınızın en mutlu anlarından bir tanesidir. Kendi canınızdan bir parçanın sağlıklı doğması, ailenize katılması, hayatınızda yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu yeni başlangıç bazen yeni doğum yapan kadınlarda strese, psikolojik olarak değişikliğe yol açabilir. Bu stres normaldir ancak uzun sürerse doğum sonrası depresyonu yaşıyor olabilirsiniz…

Terapi İstanbul’dan Psikiyatrist Dr. Gülcan Özer doğum sonrası depresyonu şu şekilde değerlendirdi;
Kadınlar, bir şekilde, doğumun otomatik olarak keyif ve neşe oluşturduğunu öğrenmişlerdir. Çocuk doğurmayı takip eden dönemin hayatlarının en mutlu zamanı olması gerektiğine inanmaya yönlendirilmişlerdir. Gerçekte ise, ailenin yaşam döngüsündeki en stresli ve endişe üreten dönemlerden birisidir. Bu dönemde kadının eşinin, ailesinin ve yakınlarının annelik rolüne uyum sağlamaya çalışan anneye psikolojik destek vermesi gereklidir.

Her sene, doğum yapan kadınların yarısından fazlasında ruhsal sorunlar görülmektedir. Bu kadınlardan yüzde 10 ile 15'i çocuk doğurmayı takip eden dönemde, uykusuzluk, kafa karışıklığı, annelik durumuna alışma endişesi gibi problemler yaşamaktadır.

Doğan çocuğun attığı ilk çığlıktan sonra, sorulan ilk soru, ‘‘Kız mı oğlan mı’, ikincisi de ‘‘Annenin sağlığı nasıl?’’dır. Bu soruyla merak edilen annenin fiziksel sağlığıdır. Ve ‘‘İyi’’ cevabı alındıktan sonra ‘‘doğum olayı’’ başkaları için bitmiştir. Oysa anne için doğumun sadece fiziksel aşaması sona ermiş ve annelik rolüne uyum sağlamasını gerektiren, ruhsal problemlerin yaşanabileceği bir dönem başlamıştır. Bu dönem gündelik sorunların yaşanıp profesyonel yardım olmadan aşılabileceği gibi yardım gerektirecek kadar ciddi problemler de görülebilir.

Yeni anneler, doğumdan sonraki ilk sene içinde her an depresyona yatkındırlar. Bir çocuğun bakımını üstlenmekle birlikte insanın eşiyle geçirdiği zamanın kaybı, yetişkin arkadaşlıklarının kaybı, özgürlüğün ve alışılmış gündelik hayatın kaybı da yanında gelmektedir. Yaşamlarının bir daha asla eskisi gibi olmayacağının bilinciyle, yeni yaşam tarzına uyum sağlamaya çalışırken bu bütün aile için de bir uyum zamanıdır.

Gözardı Edilen Ruhsal Sıkıntılar
Doğum sonrasında annelere tıbbi bakım eksiksiz verilirken, ruhsal sorunlar göz ardı edilebilir. Doğum yapan kadınlarda annelik hüznü %50-70, doğum sonrası depresyon %10-15 oranında görülebilir. Doğum sonrası dönemdeki ruhsal sorunlar için risk faktörleri şunlardır: Evlilikle ilgili sorunlar, geçmişteki ruhsal sıkıntılar (depresyon, bunaltı, kaygılar), ailede ruhsal hastalık, evli olmama, istenmeyen gebelik, annelik rolü için hazırlıksız olma, ilk gebelik, doğum korkuları, sosyal desteğin olmayışı sayılabilir. Doğumla birlikte değişen rol tanımları (çift olmaktan anne baba olmaya geçiş) ve bebek bakımının getirdiği psikososyal stresler ruhsal sorunların ortaya çıkmasını tetikleyebilir.

Psikiyatrist Dr. Gülcan Özer; “Doğum sonrası depresyon genellikle birkaç ay içinde düzelir”
Doğum sonrası depresyon, doğumdan sonraki ilk 6 hafta içinde sinsice başlar, bir hatta iki yıl sürebilir. Klinik tablo hafif depresif duygu durumdan melankoliye kadar değişebilir. Doğum sonrası depresyon genellikle birkaç ay içinde düzelir. Orta ve ağır şiddette ise mutlaka bir uzman tarafından tedavi edilmelidir. Tekrarlama riski hem sonraki doğumlarda hem de hamilelik dışı dönemlerde yüksektir. Eğer geçmişte depresyon öyküsü yoksa doğum sonrası depresyon riski %10-15, depresyon öyküsü varsa %25’tir.
Doğum sonrası depresyon tedavi edilmezse uzun sürer ve anneye verdiği duygusal zararın yanı sıra çocuğun gelişimini de olumsuz yönde etkiler.

Doğum sonrası depresyon belirtileri nelerdir?

• Normalden daha fazla ağlama
• Çoğunlukla üzgün hissetme
• Konsantre olamama ve sıkıntı içinde hissetme
• Eşyaları nereye koyduğunuzu hatırlamakta zorluk çekme
• Eskiden keyif aldığınız şeylerden keyif alamama
• Çok yorgun olduğunuz halde bebeğiniz uyuduktan sonra bile hala uyuyamama
• Günün çoğunda yorgun olma
• Hep böyle hissedecekmiş gibi hissetme
• Yalnız kalmaktan korkma
• Böyle hissetmeye daha fazla devam etmek durumunda olmaktansa ölmüş olmayı isteme

Tedavi Yöntemleri;
* Psikiyatrist Dr. Gülcan Özer
Genellikle, belirtiler fark edilmeden geçer çünkü bunlar yeni bir bebeğin bakımının getirdiği stresin birer parçası sanılabilir.

Bir bebeği göğüsten emzirmek ve adetlerin geri dönmesi, vücudun biyokimyasını değiştirebilecek ve bir depresyonun zamanlamasını etkileyebilecek önemli hormonal olaylardır.

Hamilelik, doğum ve doğum sonrası döneme ilişkin verilen eğitim ve gevşeme teknikleri anneyi pasif konumdan çıkararak korkusunu kontrol altına almasına yardımcı olmaktadır. Psikiyatrik ilaçların bebek üzerindeki etkileri konusunda bilinenler azdır. Zorunlu olmadıkça, özellikle ilk üç ayda ilaç kullanımından kaçınılmalıdır.

Ruhsal duruma bağlı olarak annenin beslenmesi ve bakımı önemli ölçüde bozuluyorsa ya da kendisi, bebeği ve çevresi için risk oluşturuyorsa en düşük risk grubundan ilaçlar, etkili en düşük dozda kullanılabilir.

Fazla su hücreleri şişiriyor

Yeni yapılan çalışmalar birçok insanın egzersiz sırasında veya sonrasında çok fazla su tükettiğini ortaya koyuyor. 

Clinical Journal of Sport Medicine’de yayımlanan çalışma, çarpıcı veriyi ortaya koydu. Çalışmaya göre egzersiz sırasında alınan fazla su, böbreklerde birikiyor. Biriken su, hücrelerde şişmeye yol açıyor.

Fazla su alımı tehlikeli
Uluslararası Egzersizle İlişkili Hiponatremi Fikirbirliği Geliştirme Konferansı’nda uzmanlar, egzersiz sırasında aşırı su tüketiminin son derece tehlikeli olduğunu ve sağlık sorunlarına yol açtığını söylüyor. Fazla su alımının, böbreklerin fazla suyu atamamasından ötürü vücuttaki sodyum yoğunluğunu azalttığını gösterdi. Bunun da hücrelerde tehlikeli bir şişmeye ve egzersiz ile ilişkili hiponatremiye (kan sodyumu düşüklüğü) yol açtığını gözler önüne serdi.

Hiponatremiye dikkat
ABD’nin Oakland Üniversitesi Egzersiz Bilimleri’nden Dr. Tamara Hew-Butler, bu yıl üçüncüsü düzenlenen Uluslararası Egzersiz ile İlişkili Hiponatremi Fikirbirliği Geliştirme Konferansı’nda fazla su tüketimiyle ilgili önemli tavsiyelerde bulundu. Hew-Butler, “Aşırı su kaybını önlemek için sıvı alımı yapıyoruz. Sıvı tüketimimize yol göstermek üzere tabiatımızda olan susama mekanizmasından yararlanmanın zararları da bulunuyor. Bu durum, aşırı su tüketerek hiponatremi ile karşı karşıya kalmamamızı sağlayabilecek bir stratejidir” dedi.

Böbrek fonksiyon bozuklukları görülüyor
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Spor Hekimliği Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Ergün ise şöyle konuştu: “Egzersize bağlı hiponatremi, kan sodyum düzeyinin özellikle 135mmol/L Kan sodyum değerinin istenilen seviyenin altına düşmesi (126 mmol/L’nin altında olduğu) gibi ciddi durumlarda; bayılma, solunum distresi, beyin ödemi, koma ve hatta ölüm vakası görülebilir. Bu istenmeyen durumlardan korunmak için spor yapan kişilerin, ter ve idrar yoluyla kaybedilen sıvı miktarını çok aşan sıvı tüketimlerinin riskleri ve doğru sıvı alım stratejileri hakkında eğitilmeleri gereklidir.”


Saç Kayıpları Önlenebilir!

Kim sağlıklı ve gür saçlara sahip olmak istemez ki? Günlük hayatın yoğunluğu içerisinde saçlarımızı ne derece dış etkenlerden koruyor ve doğru uygulamalar yapıyoruz? Zamanla saçlarda meydana gelen deformasyonlar, hastalıklar ve sonrasında saç dökülmeleri nedenlerinden ne kadar haberdarız? Kısacası saçlarımız bize neler anlatıyor?

Hisar İntercontinental Hospital Dermatoloji Uzm. Dr. Funda Ataman ile saç kayıplarının nedenleri ve nasıl önlem alınabileceğini konuştuk.

Normal şartlarda her insanda günlük saç kaybı sayısının ortalama 100 olduğunu dile getiren Uzm. Dr. Ataman; ‘Erkeklerde özellikle genetik faktörlerin de etkisiyle yaş ilerledikçe saçlar daha belirgin olarak azalır.

Saç ve saçlı deri; cinsiyete, yaşa, ırka, iklime göre farklı özellikler gösterir. Örneğin; ergenlikte saç yağlanır, gebelikte gürleşir, doğumdan sonra dökülür. Bunlar saç kayıplarına neden olan fizyolojik sebeplerdir. Bir de fizyolojik olmayan, yaşam biçimimizden ve yanlış uygulamalardan kaynaklanan saç kayıpları vardır.’ açıklamasında bulundu.

Neler saç kaybına neden olur?
• Yoğun stres ve özellikle bu strese dayalı ortaya çıkan halk arasında saç kıran olarak bilinen Alopesi,
• Hava kirliliği,
• Sigara ve alkol tüketimi,
• Hareketten uzak durağan yaşam,
• Yeterli uyumama,
• Kemoterapi ilaçları başta olmak üzere bazı ilaçlar,
• Ağır enfeksiyonlar,
• Egzama,
• Sedef,
• Büyük ameliyatlar,
• Zehirlenmeler,
• Beslenme bozuklukları,
• Hormonal dengesizlikler,
• Ağır böbrek ve karaciğer yetmezlikleri,
• Vitamin eksiklikleri,
• Liken planus gibi sinirsel deri deformasyonu yapan hastalıklar,
• Özellikle çocuklarda görülebilen mantar hastalığı,
• Mide barsak sisteminde olan kanamalar ya da kadınlarda görülen jinekolojik ağır kanamalar saç kaybına neden olabilir. Bu yüzden saçlarınızda meydana gelen kızarma, yağ dengesi bozuklukları ve dökülmeleri dikkate alın.

Saç Kayıpları Önlenebilir!
• Basit saç kepeklenmeleri için selenyum sülfit, çinko prition, katran, kükürt gibi maddeleri içeren şampuanlar kullanın.
• Saç kaybının nedenine yönelik; demir, çinko, biotin içeren ilaçlar ve saç tipine uygun medikal şampuanlar losyonlar kullanın.
• Saçınızı çok sıcak suyla yıkamayın.
• Banyo sonrası saçınızı ıslak bırakmayın; ancak aşırı sıcak havayla da kurutmayın.
• Saçlarınızı her gün yıkamayın. Bu saçta aşırı yağlanmaya veya aşırı kurumaya sebep olabilir.
• Saçınızı taç ve tokalarla çok sıkı ve gergin toplamayın.
• Yapılan yanlış ve yoğun diyetler telafisi mümkün olamayacak saç kayıplarına neden olabilir. Bu nedenle diyet yapmaya karar verdiyseniz beslenme uzmanından destek alın.
• Yoğun stresten uzak kalarak beslenmenize ve uyku düzeninize dikkat edin.

Uyku Apnesi Belirtilerine Dikkat

Eğer gece iyi uyuyamadığınızı düşünüyorsanız, sabahları yorgun uyanıyorsanız, herkes horlamanızdan şikayet ediyorsa, belki de sorununuzun çok kolay bir çözümü vardır.

 Uyku Apnesi’nin çok sinsi bir rahatsızlık olduğuna dikkat çeken Ortodontist Dr. Aylin Sezen Yalçın hastalığın belirtilerini ve tedavi yöntemlerini anlattı:

Ortodontist Dr Aylin Sezen Yalçın, Uyku Apnesinin uyku sırasında nefes almanın duraksaması ile karakterize ciddi ve sık görülen bir uyku bozukluğu olduğunu belirterek “Çoğunlukla horlama ile birlikte görülür ancak her horlayan kişide uyku apnesi vardır denilemez” dedi. Uyku Apnesi’nin genellikle erkekleri etkilediğini ve her yaşta görülebildiğini belirten Yalçın, “ Fakat, 40 yaşın üzerinde iseniz, kilonuz fazla ise bademcikleriniz büyük, diliniz büyük ama çeneleriniz küçükse, ailenizde Uyku Apnesi varsa, burun yollarında, allerji, septum eğriliğine bağlı tıkanıklık varsa; daha fazla risk altındasınız demektir” şeklinde konuştu.

İki farklı şekilde görülür;
Yalçın, Uyku Apnesi’nin iki farklı şekilde görüldüğünü belirterek şöyle devam etti: “Tıkanıklığa bağlı olarak oluşan apnede, boğazın gerisinde yumuşak dokuda daralma olur. Obezite(aşırı şişman olma durumu) sorunun artmasına sebep olur. Diğer bir tipi, merkezi uyku apnesi olarak adlandırılır. Solunum yolu tıkalı değildir. Beyin solunum yapan kaslara doğru iletiyi verememektedir. Bu tip apne, kalp hastalıkları, beyin tümörü gibi ciddi hastalıklarda görülür.

Tedavi edilmezse ne olur ?
Ortodontist Dr Aylin Sezen Yalçın Uyku Apnesi’nin tedavi edilmezse ne olacağını ise şöyle aktardı: “Yüksek tansiyona sebep olabilir. Kalp yetmezliği, kalp krizini tetikleyebilir, inme, Şeker hastalığı, Depresyon, ADHD (hiperaktivite) belirtilerinde artış.”

Nelere dikkat etmeliyiz?
Yalçın Uyku Apnesi olan kişilerin nelere dikkat etmeleri gerektiğini şöyle sıraladı:
“Uyku sırasındaki pozisyonumuzu düzeltmekten başlayabiliriz. Uyku apnesi olan kişilerin, sırtüstü ve dümdüz şekilde yatmamaya özen göstermeleri gerekiyor. Uyku sırasında sürekli pozitif hava desteği sağlayan cihazlardan kullanmak (CPAP), Ağız içine yerleştirilen apareyler aracılığıyla, solunum yollarındaki sıkışma engellenebiliyor. Bu aygıtlar vasıtasıyla alt çene önde konumlandırılıyor. Yapılan çalışmalar orta şiddetteki apnenin, ağız içine yerleştirilen bu tip aygıtlarla düzeldiğini göstermektedir. Ameliyat. Diğer yöntemler işe yaramadığında başvurulabilir.”

Çocuğunuzun Ateşi Düşmüyorsa...

Çocuklarda sık görülen yüksek ateş, anne babaları en çok endişelendiren konuların başında gelmektedir. Ebeveynlerin panik halinde çocuğu soğuk su ile yıkaması, ya da çocuğun üşüdüğünü düşünerek üzerinin örtülmesi gibi uygulamalar daha ciddi tablolara neden olabilir. Alınan önlemlere rağmen çocuğun ateşi düşmediği takdirde mutlaka uzman doktora başvurulmalıdır. 

Memorial Hizmet Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nde Uz. Dr. Eda Durmuş, çocuklarda sık görülen yüksek ateş ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Ateş, ölçüm yapılan bölgeye göre değişiklik gösterebilir
Vücut ısısının normalden yüksek ölçülmesi olarak tanımlanan ateş aynı zamanda vücudumuza giren bakteri, virüs ve toksin gibi yabancı maddelerin neden olduğu hastalıklara bağışıklık sistemimizin verdiği önemli bir yanıttır. Çocukluk çağında diş çıkarma ve aşı sonrası da ateş görülebilir ancak bu durumlarda genellikle ateş ciddi boyutlara ulaşmaz. Küçük çocukların ateş kontrol sistemi tam gelişmediği için ateş yükselmesi daha hızlı olur. Vücut ısısı gün içinde zamana ve hareket durumuna göre ya da koltuk altı, kulak ve makattan gibi ölçüm yerine göre değişiklik gösterebilir. Akşam saatlerinde veya hareketli bir oyun sonrası vücut ısısının artması normal olabileceği gibi makattan ölçülen 37,5 C de normaldir. Kabaca vücut ısısı 36,5 C – 37,5 C arası seyreder. Koltuk altından ölçülen 37,5 C üzeri, makattan 38 C üzeri, kulaktan ise 37,6 C üzeri vücut ısısı ateş olarak değerlendirilir. Çocuklarda dilaltından ateş ölçümü ve 6 ayın altındaki bebeklerde kulaktan ölçüm de önerilmemektedir.

Yüksek ateş, kalp ve solunum sistemini hızlandırır
Vücut ısısı arttıkça kalp ve solunum sistemi daha hızlı çalışmaya daha fazla enerji harcamaya başlar. Hayati organlara olan kan akımı artarken kol ve bacaklar gibi uç bölgelerdeki damarlar büzüştüğünden bu bölgelere kan akımı azalır. Ciltte alacalı, mermerimsi bir görüntü olur, el, kol ve bacakların soğuk, gövdenin ise daha sıcak olduğu görülür.

Suçiçeği, nezle kaynaklı ateşe ilaçlı müdahale enfeksiyona sebep olabilir
Her ateşli durumda aceleci davranıp telaşla ateşe ilaçla müdahale edilmemelidir. Hatta suçiçeği, nezle gibi bazı hastalıklarda ateşe ilaçla erken müdahale etmek enfeksiyonun süresini uzatabileceği için zararlı bile olabilir. Çoğu aile ateşe bağlı havale geçirme korkusu ile ateş düşürücü ilaçlara hemen başvurur. Ateşli havale geçirme sıklığı oldukça düşüktür. 6 ay – 5 yaş arası görülebilen ateşli havale en sık 1-3 yaşta ortaya çıkar. Anne, baba ya da kardeşlerde havale geçirme öyküsü olan, daha önce ateşli havale geçiren çocuklarda risk biraz daha yüksektir. Bu nedenlerle ateşli durumlarda ilaçlardan önce basit yöntemlerle ateşi takip edip kontrolü sağlamalı, gerekliyse ilaca ya da uzman kontrolüne başvurulmalıdır.

Yüksek ateş soğuk su ile yıkayarak değil bol su içirilerek kontrol altına alınmalı
Yüksek ateş durumunda çocuğun dinlenmesi sağlanmalı, kıyafetlerini çıkarılmalı, oda ısısı fazlaysa düşürülmelidir. Artan vücut ısısı metabolizmayı hızlandırır ve sıvı ihtiyacı da artar bu nedenle çocuğun sıvı alımı artırılmalıdır. Ateş yüksekse ılık uygulama yapılmalıdır. Soğuk su ile yıkamak, sirkeli su uygulamak doğru uygulamalar değildir. Bu uygulamalara rağmen yüksek seyreden ateşte doktora danışılmalı, gerekirse ilaçlara başvurulmalıdır. Ateşe eşlik eden ishal, kusma gibi bulgular varsa, çocukta aşırı halsizlik görülüyorsa, deride morarma ya da kanama benzeri ani çıkan döküntüler oluşursa ve ateş düşürücü yöntemler ile ilaca rağmen ateş düşmüyorsa vakit kaybetmeden çocuk bir sağlık kuruluşuna götürülüp ateşin kontrolü sağlanmalıdır.

Yayıncı