19 Ocak 2017 Perşembe

Baş ağrısından kurtulmak isterken hastanelik olmayın!
Sık karşılaşıldığı için önemsenmeyen baş ağrıları hayati önem taşıyan hastalıkların belirtisi olabilir

Baş ağrısı toplumda sık görülen ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen en önemli nörolojik hastalıklardandır. Baş ağrısında ağrı kesicilerin çok fazla ve gereksiz yere kullanımı konusunda Medicana International Samsun Hastanesi Nöroloji Bölümünden Doç. Dr. Murat Terzi detaylı bilgi verdi.

Migren, gerilim baş ağrısı, küme baş ağrısı gibi primer baş ağrılarında ve diğer daha nadir görülen baş ağrılarında baş ağrısı ataklarında hastanın klinik özelliklerine uygun ağrı kesiciler önerilmektedir.

Fakat bu ağrı kesiciler her ağrıda kullanılmamalıdır. Baş ağrısında önemli olan ağrının olmaması veya sıklık ve şiddetinin azaltılmasıdır. Bu amaçla daha çok ağrı kesici özelliği olmayan profilaktik tedaviler belirli sürelerle kullanılmaktadır. Hastalara bu profilaktik tedavilerin uygulandığı süreçte ağrı atakları olduğu taktirde kullanabilecekleri ağrı kesiciler de önerilmektedir. Bu ağrı kesicilerin daha önce kullanmadıkları bir gruptan seçilmesine özen gösterilmektedir. Baş ağrısı olan kişilerin çok fazla ve çeşitli ağrı kesici kullanmasına bağlı olarak, kronik günlük baş ağrısı denen, ayın çoğu gününde az da olsa baş ağrısının olabildiği klinik tablolar görülebilmektedir. Bu klinik tablo yanlış ağrı kesici kullanımı sonucu sıkça görülebilmekte ve hastaların tedavi sürecini zorlaştırmaktadır.

Baş ağrısı yaşam kalitesini olumsuz etkileyen en önemli klinik tablolardan biridir.

Migren gibi primer baş ağrılarında fiziksel özürlülük ve hayati tehlike beklenen bir tablo değildir. Bununla birlikte çok nadiren de olsa migren hastalarında migrene bağlı beyin damar tıkanıklıkları görülebilmektedir. Bu durumda hastalarda güçsüzlük gibi klinik bulgular görülebilmektedir. Beyin tümörü, menenjit, ensefalit, kafa travması, beyin damar hastalıkları gibi sekonder baş ağrısı nedenlerinin varlığında fiziksel özürlülük ve hayati tehlike riskinde artış olabilmektedir.

Baş ağrısının tedavi edilmesinden önce tanının konulması ve ağrının özelliklerinin belirlenmesi önem taşımaktadır

Baş ağrısı tedavi edilebilir bir hastalıktır. Hem ağrıların tedavi edilmesi hem de ağrıların azaltılması açısından doktor desteği alınmalıdır.Baş ağrısının tedavi edilmesinden önce tanının konulması ve ağrının özelliklerinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Hastaların baş ağrısı öyküsünün iyi alınması ve hekim tarafından yeterli süre dinlenmesi ve ayrıntılı nörolojik muayenelerinin yapılması baş ağrısı tanısında en önemli unsurdur. Hastalar tanı alıp uygun tedavileri planlandıktan sonra belirli aralıklarla kontrollere çağrılmaktadır. Baş ağrısı tedavi sürecinde kontrollerin düzenli yapılması önem taşımaktadır.

Hastalar tedavi sürecinde baş ağrısı şikayetlerini yaşayabilirler. Böyle bir süreçte her baş ağrısında doktora başvurmak gerekmemektedir. Bununla birlikte hastanın yeni başlangıçlı baş ağrısı varsa, ağrısının sıklık, şiddet ve karakterinde son zamanlarda değişme olmuşsa, hastanın daha önce yaşamadığı kadar şiddetli bir ağrısı varsa, baş ağrısına güçsüzlük, nöbet gibi başka bulgular eşlik ediyorsa mutlaka doktora başvurması gerekmektedir.

Çocuk büyütürken meyveleri unutmayın!
Meyveler ve meyve suları çocuk gelişiminde önemli bir yere sahip. Besin piramidinde beş ana besin grubundan birini meyveler oluşturuyor. Günde 1600 kalori alan çocukların (1-4 yaş arası) günde iki kez meyve tüketmesi, günde 2800 kalori alması gereken çocukların (10-18 yaş arası) günde dört kez meyve yemesi öneriliyor. 

Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanları Dr. Ayşe Sokullu ve Dr. Fatma Ela Tahmaz meyve sularının çocuklar için neden gerekli olduğunu vurgulayarak meyve ve meyve sularının önemini anlatıyor.

Bebek ve çocuk gelişiminde meyvelerin önemi büyük. Günlük tüketilmesi gereken meyve miktarının yarısının meyve sularından sağlanabileceğine değinen Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Fatma Ela Tahmaz "Bir orta boy bardak meyve suyu bir porsiyon meyveye eşdeğerdir. Meyve suyunu özellikle kreşe ve ilkokula giden çocuklar zevkle tüketirler çünkü tadını genellikle severler. Yazın sıcak havalarda veya kahvaltıda ya da yemeklerle beraber tüketilmesi gıdalardaki demirin emilimini de iki kat artırabilir" diyor. Bu durumun düşük demir içeren yiyeceklerle beslenen çocuklar için önemli olabileceğini vurgulayan Dr. Tahmaz "Meyvenin kendisini tüketmek lif açısından daha yararlıdır ve bu nedenle tercih edilebilir. 2-6 yaş grubundaki çocuklar günde 2 porsiyon meyve tüketmelidirler. Meyvedeki lifler sindirimi kolaylaştırır ve kabızlığı önler. Ancak bazı çocuklar meyve suyunu taze meyveye göre daha kolay tüketirler" açıklamasında bulunuyor.

Meyveler yeme sürecini geliştirir
Meyve öğünü için seçimi mevsimin uygun seçenekleri arasından yapılması gerektiğini anlatan Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayşe Sokullu ise "Meyve parçaları bebeklere özgürce hareket etme şansı verebilir. Emmekten çiğnemeye geçme sürecinde bu dönem önemlidir. Daha büyük bebeklerde parmak gıdası gibi kullanılabilen meyveler tek başına yeme sürecini geliştirir. Uygun seçimin ne olacağı, ne zaman başlanacağı, ne şekilde başlanacağı kararları her çocuğun özelinde doktorla birlikte verilmelidir. 6-12 ay arası günlük menüde 1 porsiyon meyve önerilir. Meyveler taze olarak, meyve püresi halinde veya yenebilecek dozda meyvenin sıkılmış suyu şeklinde tüketilebilir. 1-6 yaşta 2 porsiyon, 6 yaş sonrası 3-4 porsiyon meyve tüketilebilir" diyor.

Meyveler çocuklarda sindirim sistemini de düzenliyor
Bazı çalışmalarda daha fazla miktarda meyve suyu tüketen çocukların daha az meyve suyu tüketenlere göre daha uzun boylu ve daha düşük vücut kütle indeksine sahip olduklarının saptandığını anlatan Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Fatma Ela Tahmaz sözlerini şöyle sürdürüyor: "Çocuklarda, meyveler aynı zamanda sindirim düzenleyici olarak da sıklıkla kullanılır. Hem kabızlık hem ishalde meyveler tedavi edici olarak çocuk doktorları tarafından önerilir. Kabızlığı olan çocuklarda kayısı, erik ve armut faydalıdır. İshalde ise muz özellikle hem kaybedilen potasyumu yerine koyar hem de ishali azaltır. Kış aylarında sık enfeksiyon geçiren ve kreşe giden çocuklarda düzenli meyve tüketimi folik asit, C vitamini ve antioksidanlar içerdiği için enfeksiyon sıklığını azaltacaktır. Sık ateşlenen çocuklarda ateş nedeniyle oluşan sıvı kaybını C vitamini deposu olan portakal ve nar suyu karşılar. Ayrıca, kırmızı kan hücreleri, kemikler ve dişlerin de güçlenmesinde faydalıdır. Antibiyotikleri tadından dolayı içmekte zorluk çeken çocuklarda bir miktar sertifikalı meyve suyu veya püresi tatlandırıcı olarak kullanılabilir (greyfurt dışında). Demir eksikliği olan çocuklarda demir damlası veya şurubu ile veya yemeklerle beraber meyve verilmesi demirin emilimini arttırır."

Okul çağı çocuklarında meyve oldukça önemli
Okul çağı çocuklarının günlük beslenmesinde öğün atlamamak, özellikle kahvaltı ile güne başlamak, proteinden zengin ana öğünler tüketmenin önemli olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayşe Sokullu "Uzun okul saatlerinde ara öğünlerle destek olmak açısından sağlıklı atıştırmalıklar değer kazanır. Meyveler gerek tek başına porsiyon olarak, gerekse süt ve yoğurda katılarak sağlıklı atıştırmalık şeklinde kullanılabilir. Her gün ve günde birkaç öğün tüketilmesi önerilir. Şeker, yağ, tuz oranlarının düşük; lif, vitamin ve mineral içeriklerinin görece yüksek olması birim başına daha değerli kalori sağlar" diyor.

Elma
Bol miktarda çözünebilir ve çözünmez lifler içerir. Barsak düzeninin gelişmesine yardımcı olur. A, C, E vitamini, kalsiyum ve folik asit içerir. Sertifikalı meyveler ve meyve suları tercih edilmeli, meyveler bol suyla yıkanmalı ve kabuğu kalınca soyularak tüketilmelidir. Bazı bebeklerde dışkı kıvamını katılaştırabilir.
Kayısı
Kayısı A, C vitamini ve Likopen açısından oldukça zengindir. Üç adet kayısı günlük A vitamini ihtiyacının yaklaşık %30'unu karşılar. Genellikle çok sevilen ve kolay tüketilen bir meyvedir. Mevsimi dışında kuru kayısı tüketilecekse doğal yoldan kurutulmuşlar tercih edilmelidir. Sarartılmış kuru kayısıları sülfür içeriği yüksektir. Kayısı elmanın aksine dışkı kıvamını yumuşatarak kabızlık ile mücadeleye yardımcı olur.
Armut
Potasyum ve C vitamininden zengindir. Bol lif içeriği ile bebek ve çocuklardaki kabızlık sorununun çözümlerindendir. Kolesterol, yağ, sodyum ve şeker oranları düşük olduğundan birim başına içerdiği faydalı besin öğeleri açısından tercih edilen bir meyvedir. Bebek beslenmesinde ek gıdalara başlarken ilk tercihlerdendir. Allerji riski yüksek değildir.
Erik
Erikler de dengeli besin öğesi içerikleri, zengin lif yapıları ile bebek beslenmesinde ek gıdalara başlanırken ilk tercihler arasında yer alır. Şeker, yağdan zengin değildir, sodyum bulunmaz. Kabızlık sorununun çözümüne yardımcıdır. Alerjik reaksiyonlara yol açma olasılığı yüksek değildir.
Muz
Besin değeri yüksek, potasyum, B2, B6 ve C vitamini, folik asit içeriği yoğun bir gıdadır. Lezzeti ve aroması nedeni ile bebeklerin çok sevdiği bir gıdadır ancak alerji yaratabilme ve kabızlığa neden olma ihtimali fazladır. Bir yaşında önce bebek beslenmesinde öncelikli değildir ama alerjik olmayanlar için küçük dozlarda denenebilir. Bir yaşından sonra genellikle iyi tolere edilir, gene de az miktarla başlamak doğru olur.
Şeftali
C ve A vitamininden zengin, lif içeriği yüksektir. Bazı bebeklerde dışkı kıvamını sertleştirir. Tatlı lezzeti, sulu-yumuşak kıvamı ile bebek beslenmesinde sevilen gıdalardandır. Çiğ olarak püre halinde kolayca tüketebilirler. Altıncı aydan itibaren tek başına veya diğer meyvelere, yoğurda, muhallebiye katarak verilebilir. Olgun ve yumuşak olanları parmak gıdası olarak güvenle kullanılabilir.
Çilek
C vitamini ve anti-oksidan içeriği kadar alerji potansiyeli de yüksek bir meyvedir. 1 yaşından önce başlamaktan kaçınmalıdır. Ailede çilek alerjisi öyküsü varsa daha uzun süre uzak kalmak gerekir. Toprağa yakın yetiştiği için hijyeni zor ve tarım ilacı artıklarının riski yüksektir. Zedelenmemiş olanları ve bol suyla yıkanarak tüketilmelidir.
Üzüm
Koyu renkli olanlar başta olmak üzere üzüm antioksidanlardan zengindir. Vitamin-mineral içerikleri çok yüksek olmamakla beraber dengelidir. Şeker oranı yüksektir. Böcek ilacı kirliliği açısından riskli bir meyvedir, kurutulmuşlarında kurutma koşulları önem kazanır. Çok iyi yıkanmalıdır.
Turunçgiller
Portakal, mandalina, limon gibi turunçgiller grubundan olan meyveler, yoğun asidik yapıları ile genital bölgede pişik ve ağız çevresinde kızarıklık yapabilir. Bir yaşından önce yoğun olarak kullanımı önerilmez. C, A vitamini ve liflerden oldukça zengindirler. Bebek beslenmesinde öncelikli değildir. Meyve ve diğer yiyecekleri tatlandırmak için az miktarda suyu kullanılabilir.
Kavun
Kavun A ve C vitamininden zengin olup, potasyum, bir miktar da kalsiyum içerir. Sulu olması, kolay ezilmesi kullanım ve yeme kolaylığı sağlar. Tüm yiyeceklerde olduğu gibi ilk kez denerken az bir miktarla başlamak, sorun gözlemedikçe miktarı artırmak uygundur. Ailede kavuna karşı bir sorun bildirilmiyorsa 8-9 aylıkken bebek tanıştırılabilir.
Karpuz
Potasyum ve A vitamininden zengin, bol su ve lif içeren bir meyvedir. Bebek beslenmesinde öncelikli olmamakla beraber çok sevilir. Parmak gıdalarına alışmada faydalı olabilir. 8-9 aydan itibaren bebeklere verilebilir.
Nar
C vitamini, K vitamini, folik asit, B kompleks vitaminleri ve şeker açısından oldukça zengin bir meyvedir. Güçlü antioksidanlar içerir. İlk yaş içinde alerji ve pişik riskleri sebebi ile öncelikli olmamakla beraber ilerleyen yıllarda meyve sularına katılarak ya da taneleri yenmek şeklinde tüketilmesi önerilen bir meyvedir.
Kivi ve diğer tropik meyveler
Kivi ülkemiz için göreceli yeni bir meyvelerdir. Allerji etkileri çocuk ve erişkin yaşında sıkça görülür. Bir yaş altında başlamak doğru değildir. Ailede alerji bildirilenlerde dikkatli olunmalıdır.

6 fincandan fazlası düşüğe neden oluyor!
Son yıllarda adım başı gördüğümüz kahve markaları sayesinde, kahvenin değişik lezzetlerde, soğuk olarak hazırlanarak yaz mevsiminde de tüketiminin artması; çeşidi gitgide artan enerji içecekleri eski yıllara göre çok daha fazla ve hesapsız kafein alımına neden oluyor. 

Kahve, çay, kola, ice tea gibi içeceklerde bulunan kafein aslında bir ilaç. Tüketildiği zaman kolayca plasenta yoluyla fetüse ulaşır ve etkilerini gösterir. Bu yüzden hamilelik sırasında kafein tüketimi, gelişen fetüse etkileri açısından sıklıkla tartışılan bir konu. Ancak sorulması gereken asıl soru zararlı etkilerinin hangi miktardan sonra başladığıdır.

Kadın Hastalıkları Doğum ve Tüp bebek Uzmanı Op. Dr. Betül Görgen, kafeinin fetüse olası zararları konusunda yapılan bilimsel çalışmalar hakkında önemli bilgiler verdi:

RİSKLİ MİKTARIN SINIRI

"Çoğu kadın doğum uzmanı düşük olasılığını artırdığı için anne adaylarına kafein içeren içecekleri tümden yasaklıyor. Evet bunu destekleyen çalışmalarda düşük ve ölü doğum riskinde artış olduğu gösterilmiştir ama bu tüketilen miktarla ilişkili bir durumdur.

2002'de yapılan bir çalışma 800 mg ve üstünde (8 fincan ve üstü) kafein alımının erken dönemde ölü doğum riskini artırdığını göstermiştir.

Diğer bir çalışmada ise 600 mg ve üstü (6 fincan ve üstü) kafein tüketiminde düşük yapma riskinin arttığını belirtilmektedir.

Kaliforniya'da yapılan bir çalışmada riskli miktar 300mg (3 fincan) olarak belirlenmiştir.

2016 da yapılan bir çalışmada ise gebelik oluşmadan önce her gün en az iki kafeinli içecek tüketenlerde, potansiyel düşük riskinde artış bulunmuştur.

4 FİNCANDAN SONRASI LÖSEMİYE NEDEN OLUYOR

Yakın zamanda Amerika Kadın Hastalıkları ve Doğum Dergisi'nde (AJOG - American Journal of Obstetrics and Gynecology) yayınlanan bir çalışmada anneleri günde iki fincandan fazla kahve tüketen bebeklerde çocukluk çağı lösemilerinin daha sık gözlendiği belirtilmektedir. Çalışmada; 300mg'dan (4 fincan) fazla kafein tüketiminin riski %60, 600mg (8 fincan) üstündeki tüketimin ise %72 oranında çocukluk çağı lösemilerini artırdığı belirtilmektedir.

Kafeinin fetal DNA'yı değiştirerek bebeği lösemiye yatkın hale getirdiği düşünülmektedir.

KAFEİN OBEZİTEYLE BAĞLANTILI ÇIKTI

Yine son zamanlarda yapılan bir çalışmada hamilelikteki aşırı kafein tüketiminin çocukluk çağı obezitesiyle bağlantılı olduğu belirtilmektedir.

Uluslar arası Obezite Dergisi'nde yayımlanan ve 15 yıllık incelemeyi kapsayan araştırmada, gebelikleri boyunca yoğun kafein alan annelerin çocuklarında, almayanlara göre %89 daha fazla obeziteye rastlanmıştır.

HAMİLELER İÇİN GÜVENLİ MİKTAR NEDİR?

Amerikan Obstetrik ve Jinekoloji Derneği'ne göre, sağlıklı bir bebek sahibi olmak için annenin 200mg ve altında kafein tüketmesi gerekir. Dünya Sağlık Örgütü ise sınır değeri günde 300mg olarak belirlemiştir.

Bu rakamları daha iyi kavramak açısından örneklemek gerekirse kahve zincirlerinde satılan küçük boy (237 ml'lik) Americano 75mg, Latte 75mg, Macciato 150mg, Kapuçino 75mg, Espresso 75 mg kafein içerir.

1 fincan Türk kahvesi ise 50 mg kafein içeriyor.

Genç kadınların korkulu rüyası
Bir Anneler Günü'nü daha geride bıraktık. Anneler, anne olmanın haklı gururunu ve sevincini doyasıya yaşadı. Anneler Günü, günün coşkusunu anne ve anne adaylarına bonkörce sunarken, bu duyguyu yaşayamayanların payına düşen, çoğu zaman farkında bile olmadığımız, yalnızca umutsuzluk ve hüzün oldu. 

Çocuk sahibi olamayan kadınlar anne olamamanın üzüntüsünü bir kez daha derinden hissetti. Sadece anneler gününde değil, günlük hayatta da çoğu kez unutulur onlar. Sohbetlerde, toplantılarda herkes sürekli çocuklarından, annelikten, okuldan, öğretmen seçiminden konuşur durur çünkü..

Önümüzdeki yıl kutlanacak Anneler Günü'nde bu hüzün bir kat daha artacak. Binlerce genç kadın bir daha asla anne olamayacağını öğrenecek. Çünkü gittikçe artan Erken Yumurtalık Yetmezliği 40 yaşın altındaki pek çok kadının anne olma umutlarını sona erdiriyor.

EVLİLİK VE ANNELİK PLANLARINIZI ERTELEMEYİN
Kadın Hastalıkları Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Betül Görgen, yaptığı açıklamada, çeşitli nedenlerle evlilik ve annelik planlarını erteleyen kadınları yakından ilgilendiren rahatsızlıkla ilgili önemli bilgiler verdi.

"Annelik kadına has çok özel bir duygu. Elbet her kadın bunu yaşamak ister ama günümüzde kadının çalışma hayatına entegre olması, kariyer ve yükselme arzusu bazen anne olma hayallerinin ertelemesine neden olmakta. Sadece annelik değil, evlilik planları da ötelenmekte..

İlerleyen biyolojik yaşla birlikte doğurganlığın azaldığı gerçeği hemen herkesin bildiği bir durum ama her zaman fizyolojik yaşlanma ile biyolojik yaşlanma paralel olmayabilir. Kadında fizyolojik yaşlanmanın biyolojik yaşlanmanın önüne geçtiği en önemli durum Erken Yumurtalık Yetmezliği'dir.

GEÇ KALINDIĞINDA ÇÖZÜMÜ İMKANSIZ
Bir kadının anne olmasını ve tam bir aile kurma hayallerini zorlaştıran bazıları da eşe ait olan pek çok sebep var. Ama bunların içinde evlilik öncesi de farkedilebilen, geç kalındığında ise çözüm bulmanın hemen hemen imkansız olduğu bir durumdur Erken Yumurtalık Yetmezliği.

Erken Yumurtalık Yetmezliği en basit anlamda, kadınlarda 40 yaşın altında yumurtalık fonksiyonlarının kaybı anlamına gelir. Bu durumdaki bir kadında her ay yumurtlama gerçekleşmez. Yumurtlama işlevinin bozulması, normalden daha az olan aday yumurta sayısı ya da yumurtalıkların bozulmuş işleyişinin sonucudur.

Erken Yumurtalık Yetmezliği'ni anlamak için öncelikle yumurtlama fonksiyonunu anlamak gerekir. Kısaca özetleyecek olursak; bir kız çocuğu doğduğunda 2 milyon olgunlaşmamış yumurtaya sahiptir. Büyüyüp ergenliğe ulaştığında ise kalan yumurta sayısı 300-400 bin civarındadır. Yani, erkekteki sperm üretiminin aksine, kadında süregelen bir yapım yoktur. Vücut daha fazla folikül oluşturamaz. Bu foliküller, belli hormonal aşamalardan sonra, olgun yumurta geliştirecekleri için çok önemlidirler.

Şu an 300-400 bin rakamı kulağa çok gelebilir ama her folikülden olgun yumurta oluşmayacağını ve her ay bir kısmının kayba uğrayacağını da unutmamalıyız.

Adet döngüsünün başında vücutta östrojen seviyesi düşüktür. Bir takım karmaşık mekanizmalar sonucunda beyinden salınan FSH hormonu, yumurtalıklardaki birkaç folikülün olgun yumurtaya doğru gelişimini tetikler. Ama sadece bir şanslı folikülde olgun yumurta gelişecektir. Bu folikül olgunlaştıkça östrojen hormonu salgılar ve beyinden FSH salınımını durdurur. Eğer olgun folikül gelişmez ve östrojen hormonu salgılanmazsa, FSH salgısı devam edecek ve yüksek değerlere ulaşacaktır.

Bu da Erken Yumurtalık Yetmezliği olan kadınlarda niye yüksek FSH seviyeleri olduğunu açıklar.

ERKEN YUMURTALIK YETMEZLİĞİ İLE ERKEN MENAPOZ AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Çünkü Erken Yumurtalık Yetmezliği olan kadınlar, yıllarca düzensiz sıklıkta da olsa adet olabilirler hatta gebe kalabilirler. Düzensiz periyotlarla gelen adet kanaması Erken Yumurtalık Yetmezliği'nin belirtilerinden biridir. Daima önemle üzerinde durulması gereken bir konudur.

Erken menapozda ise adetler tümüyle kesilmiştir ve gebelik oluşması sözkonusu değildir.

20'Lİ 30'LU YAŞLARDA HİSSETMEYE BAŞLARLAR
Erken Yumurtalık Yetmezliği, 40 yaş altı her 100 kadından birinin başına gelmektedir. Beraberinde tedavi edilmesi gereken başka tıbbi problemler nedeniyle de bütünüyle ele alınması gereken bir durumdur. Tabi ki bu problemlerin başında çocuk sahibi olamamak gelir.

Yumurtalık yetmezliği normalde menapoz döneminde olduğu gibi yumurtalıklarda çok az sayıda yumurta ve follikül kaldığı zaman başlayan bir durumdur. Yumurtalıklardaki yumurta sayısındaki azalmadan dolayı östrojen seviyeleri de düşer. Ortalama menapoz yaşı 50 olarak düşünülürse, bu değişiklikler doğal seyirde 40'lı yaşların sonuna doğru başlar.

Ancak Erken Yumurtalık Yetmezliği olan kadınlar, sıcak basması, uyku bozuklukları, vajinal kuruluk ve ağrılı cinsel ilişki gibi adet düzensizliğine eşlik eden bulguları 20'li 30'lu yaşlarda hissetmeye başlarlar.

Bazı kadınlarda ise belirti yoktur ve normal adet düzeni devam eder. Bu grupta tanı sıklıkla çocuk arzusu nedeniyle yapılan tetkiklerde, yüksek FSH hormonu seviyesinin saptanması ile konur.

Maalesef Erken Yumurtalık Yetmezliği olan çoğu olguda (%65 oranında) sebep bilinmemektedir. Geri kalan bölümde otoimmun hastalıklar (özellikle tiroid hastalıkları ve diabet), kromozomal anormallikler ve ailevi genetik geçişli durumlar sebep oluşturabilir.

ERKEN YUMURTALIK YETMEZLİĞİNİN TEDAVİSİ VAR MIDIR?
Erken yumurtalık yetmezliği, yumurtaların azalması veya tükenmesi neticesinde ortaya çıktığı için bu durumu tersine çevirebilmek mümkün değil.

Erken Yumurtalık Yetmezliği tanısı konmuş bir olguda tedavinin esas amacı eksik hormonların yerine konması ve öncelikle vücut işlevlerinin korunmasıdır. Bu olgularda hormon yerine koyma tedavisi şarttır. Hastaya bunun erken menapoz demek olmadığını ve nadir de olsa bazı durumlarda over (yumurtalama) fonksiyonunun geri dönebildiğinin de söylemek gerekir.

Çocuk sahibi olma konusunda, etkinliği ispatlanmamış deneysel tedavilerden kaçınmak ve hastaya durumu kabullenme konusunda yeterli zamanı vermek gerekir.

Halihazırda kısırlık konusundaki çözümler yumurta donasyonu (yumurta nakli, yumurta bağışı) ve evlat edinme ile sınırlı bulunmaktadır.

MUTLAKA SENEDE BİR KEZ KONTROL YAPTIRIN
Genç kadınlara verilebilecek en önemli mesaj şudur;
Anne olmak için henüz erken olduğunu düşünseniz bile mutlaka jinekoloğunuza senede bir gidin ve rutin muayenenin yanında bu konuda da kontrolünüzü yaptırın. Erken Yumurtalık Yetmezliği konusunda en önemli uyarıcı yumurtalıklarınızdaki aday folikül sayısı (yumurtalık rezervi) ve herhangibir günde kanda bakılabilen AMH hormonunun beraber değerlendirilmesidir.

HENÜZ UFUKTA EVLİLİK YOKSA...
Eğer bu konuda risk altında olduğunuz ve yaşınıza göre olması gerekenden daha az yumurtanız olduğu ortaya çıkarsa ve de henüz ufukta evlilik yoksa, mutlaka bir tüp bebek uzmanına başvurunuz. Çünkü yeni yasa gereği artık bekar hanımlar da yumurtalarını dondurup, anne olma şanslarını sürdürebilirler."

18 Ocak 2017 Çarşamba

İşte kadın aldatmasının 9 işareti
Kimse aldatılmayı hak etmez. Bir ilişkide aldatma genellikle partnerlerden birinin diğerinden yeterince memnun olmadığı ve ilişkide eksik olan bir şeyler olduğunu düşündüğünde meydana gelen bir durumdur. Partnerinizin sizi aldattığından şüphe ediyorsanız, o halde emin olmak için küçük bir soruşturma yapmanız gerekebilir.

Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, aldatan kadınların hallerini yazdı. İşte kadın aldatmasının 9 işareti:

1. İlişkide azalan saygı, sevgi ve yakınlık
Evde iki yabancı gibi bir hale büründünüz ya da ev arkadaşı gibi oluverdiniz. Eskiden eşinizle belki her şeyi paylaşıyordunuz fakat birdenbire karınızın sizden uzaklaştığını hissediyorsunuz. Özel konular konuşmak için ne zaman harekete geçseniz, konuşmayı reddediyor. Bu eşinizin kendisini sizden hem duygusal hem de zihinsel olarak zaten uzaklaştırmış olabileceği anlamına gelir. Eşiniz aniden size karşı çok soğuk biri olup çıkmıştır ve sizinle beraber bir şeyler yapmak içinden hiç gelmemektedir.

2. Gizemli hal ve tavırlar
Birden bire içine kapanıp, suskunlaştığını gözlemliyorsunuz. Eşiniz artık sizinle günlük hayata dair bir şeyler paylaşmıyor. Kendini size karşı suçlu hissettiği için sizinle diyaloğa girmekten çekiniyor olabilir. Böyle bir durumda elbette hemen paranoyaya kapılmayın ya da şüpheye düşmeyin. Eşinize bir problem olup olmadığını sorun ve son zamanlarda biraz farklı davrandığını söyleyin, öncelikle anlamaya çalışın.

3. Görünüş ve davranışlarda değişiklik
Partneriniz birdenbire dış görünüşüyle çok fazla ilgilenmeye başlar. Artık nasıl giyindiğiyle daha çok ilgilidir. Sizin çok umursamadığınız bir giyim tarzını daha çok tercih ediiyor. Önceden çok fazla uğramadığı kuaföre ve hatta fitness salonuna sık sık gitmeye başlar.

4. Aileye karşı ilgisizlik
Eşiniz siz işten geldiğinizde artık sizi kapıda karşılamak için hiçbir heyecan duymuyorsa, o zaman bir problem var demektir. Ya da eşiniz durduk yere dışarı çıkması gerektiğini söylüyor ve bunun için de çeşitli bahaneler ileri sürüyorsa, bir şeyler yolunda gitmiyor denebilir.

Eğer eşiniz dışarı çıkması gerektiğini söylediğinde, tek başına çıkmakta ısrar ediyorsa, o zaman konuyu biraz deşin. Bunu yaparken çok da ileri gitmeyin sadece siz de ona eşlik edeceğinizi söylediğinizde daha da rahatsız oluyor mu bunu anlamaya çalışın.

5. Daha az tartışma ve kavga
Önceden eşiniz ve onun arkadaş çevresiyle birlikte dışarı çıkmak istemediğinizde, eşiniz bu duruma sinirlendiği halde şimdi ne yaparsanız yapın, eşiniz kızmıyor, her şeye tamam diyor.

Eskiden her hareketinizin önceden planlanmış olması gerekirdi ama şimdi önceden aranızda gerilime sebep olan küçük şeyler onu kızdırmıyor. Bu iyi bir şey olabilir ama eşinizin neden artık sizi umursamadığını da merak etmelisiniz.

6. Telefon ve internet başında daha çok vakit geçirme
Eşiniz son zamanlarda telefonda çok fazla ya da fısıldayarak konuşuyor ve sizi gördüğünde telefonu hemen kapatıyor. Belki de kendine yeni bir e-mail hesabı açtı da size bundan bahsetmiyor.

Bunlara dikkat edin. Eşiniz yeni bir cep telefonu hattı almış ve bundan size bahsetmiyor bile olabilir. Eşinize size karşı dürüst olup olmadığını sorun, eğer sizi sürekli suçlayıcı ifadeler kullanıyorsa, gözlerinizi dört açın.

7. Eve geç gelme
Önceden eşiniz eve hiç geç gelmezdi ama son zamanlarda bu durum sık sık olmaya başladı. Eşinizin yaptığı açıklama da ofiste çok fazla işi olduğu ve işini bitirmek için daha geç çıkmak zorunda olduğu. Ya da mesela eşiniz bir mağazaya gitmek için evden çıkıyor ama saatler sonra eve dönüyor.

8. Sizi tamamen serbest bırakmışsa...
Önceleri gittiğiniz her yeri sorup, arkadaşlarınızla tek başınıza görüşmeye, tek başınıza seyahat etmenize, geç gelmenize kızıp bunu sorun ettiği halde artık ses çıkartmıyorsa... Birdenbire sizin arkadaşlarınızla toplantılarınızı destekler bir duruma gelmişse ve siz bekar gibi yaşadığınız halde hiç ses çıkartmıyorsa sevinmeyin, endişelenin!

9. Duygusal aldatma
Bütün bu maddeler illaki cinsel aldatma olduğu anlamına gelmeyebilir. Kocası tarafından ihmal edilen, her ne yaparsa yapsın fark edilmeyen ve bunu dile getirdiği halde hala mutsuzluğu devam eden kadınlar, anlaşılma ve değer görme ihtiyaçlarını bir arkadaş, dost ile de gidermeye başlayabilir. Bu da duygusal bir yakınlık oluşturabilir. Sizinle hep konuşmaya çalışıp size bir şeyleri kabul ettirmeye çalışırken artık bundan vaz geçmişse ve sürekli iş yerindeki birinin mesela ne kadar anlayışlı ve iyi olduğundan bahsetmeye başladıysa bu anlaşılma ihtiyacını başkasıyla karşılıyor demektir. Bu da diğer kişiye duygusal anlamda yakın hissettiği anlamına gelir. Elbette ki eşinizin sizinle duygusal paylaşımına imkan tanımalısınız. Yoksa ilişkide daha büyük çatlaklar oluşabilir.

Bütün bu maddelerden bir iki tanesinin olması kesinkes aldatma gerçekleşmiş anlamına gelmez, ama aldatma riskinin arttığının göstergesi olabilir ve bu göstergelerden bir iki tanesini gözlemliyorsanız, eşinize ve ilişkinize sahip çıkmanın ve birliktelikte yeniden bir bahar havası estirmenin zamanı gelmiş demektir. Bu amaçla bir uzmandan destek alınabilir. Yoksa o istenmeyen sonuçla yüz yüze gelebilirsiniz.

Günde 6 saatten fazla oturan kadınlar ölüyor!
Amerikan Kanser Derneği tarafından yapılan 14 yıllık araştırmanın sonuçlarına göre, her gün altı ya da daha fazla saat oturan erkeklerin üç saat ya da daha az oturan erkeklere göre genel ölüm oranı neredeyse yüzde 20 daha yüksek. Günde altı saatten fazla oturan kadınların diğer kadınlara göre ölüm oranıysa neredeyse yüzde 40 daha fazla.

KANSER, KALP-DAMAR HASTALIKLARI...
Oturma süresinin uzunluğu ve fiziksel aktivite azlığına bağlı en sık rastlanan ölüm sebepleri ise obezite, kolon kanseri, menopoz sonrası göğüs kanseri de aralarında olmak üzere bazı kanser çeşitleri, inme, diyabet ve kalp-damar hastalıkları... Oturarak harcanan vakit ve fiziksel aktivite ilişkisi kanserden çok kalp-damar hastalıklarına bağlı ölümlerde kendini gösteriyor. Günlük oturma süresi hem kadın hem erkeklerde kalp-damar hastalıklarına bağlı ölüm riskini arttırırken kansere bağlı ölüm riskini sadece kadınlarda arttırıyor.

GÜNDE 1 SAAT FİZİKSEL AKTİVİTE HAYAT KURTARIYOR
Uluslararası bir grup uzman tarafından yapılan ve oturan insanların 2-18 yıl takip edildiği yeni araştırma sonuçlarına göre ölüm riski günde sekiz saat ya da daha fazla oturup, çok az fiziksel aktivite yapan kişiler arasında yüzde 9.9 olarak çıktı. Diğer yandan, günde dört saatten az oturup, en az bir saat fiziksel aktiviteyle meşgul olan kişilerde ölüm riski yüzde 6.8 olarak belirlendi.
Dünyanın önde gelen bağımsız tıp dergilerinden Lancet'te sonuçlarına yer verilen araştırmaya göre, oturmaya bağlı olarak artan ölüm riski günde en az bir saat fiziksel aktivite yapan kişiler için ortadan kalkıyor.

Araştırmaya başkanlık eden Norveç Spor Bilimleri Okulu ve Cambridge Üniversitesi'nden Profesör Ulf Ekelund: "Mutlaka spor yapmanız ya da spor salonuna gitmeniz gerekmiyor. Sabahleyin, öğle yemeği vaktinde ya da akşam yemekten sonra tempolu bir yürüyüş yapmanız da yeterli olur. Yapacağınız fiziksel aktiviteyi gün içinde parça parça da yapabilirsiniz, önemli olan en az bir saati tamamlamanız" diyor.

İngiliz Kamu Sağlığı'na (PHE) göre 10 dakikalık sürelerle fiziksel aktive yapmak bile faydalı olabilir.

ÇALIŞANLARI HAREKETSİZLİKTEN KURTARACAK TASARIM FİKİRLERİ
Peki kamu ve özel sektörde oturarak çalışan yüzbinlerce kişinin durumu ne olacak? Çünkü günde bir saat fiziksel aktivite yapmak kolay değil… Yoğun iş baskısı sebebiyle çalışanların uzun molalara çıkmaları çok zor.

Ofis tasarımları yapan Mimar Funda Varlık ve İç Mimar Oya Çavdar, çalışma ortamlarında yapılacak tasarımlarla çalışanların hareketsizlikten kurtarılabileceğini söylüyor.

Mimar Funda Varlık ve İç Mimar Oya Çavdar, belki de birçok kişinin hayatını kurtaracak tasarım fikirleri hakkında önemli bilgiler verdi.

- İşte geçirilen her bir saatin sonunda 5 dakikalık bir ara vermek (printera gitmek için bile olabilir) faydalı. Böyle bir alışkanlık edinmek çalışanların kendi menfaatlerine olacaktır.

- Çalışanlar işyerlerinde hareket etmeye teşvik eden araçlar ve teknolojilerle donatılmalı. Örneğin: Laptop ve mobil cihazlar verilmeli. Çalışanlara masalar ve odalar arası dolaşırken aynı zamanda arama yapma imkanı sağlayacak VoIP (internetten telefon görüşmesi yapmaya imkan tanıyan) telefonlar tedarik edilmeli.

- Çalışanları gün içinde hareket etmeye teşvik etmek için, adım sayar gibi attıkları adım sayısını gösteren ya da belli aralıklarla titreyen üzerlerinde taşıyabilecekleri cihazlar verilmeli.

-Çalışanlara yaktıkları kalori miktarı ya da tasarruf ettikleri zaman miktarını göstererek, onları merdivenleri kullanmaları konusunda teşvik etmeli. Merdivenlerin kolay bulunması için işaretler kullanılmalı.

- Merdivenler görsel olarak daha iyi erişilebilir ve yaya dostu olacak şekilde dizayn edilmeli.

- Çalışanları hem iş ortamında hem de dışarıda daha çok hareket etmeye özendirmek için çeşitli teşvikler sağlamalı. Örneğin: Çalışanlar arasında her gün en çok adımı kim atmış yarışması düzenlenebilir (ve bu yarışma ödüllü olabilir). Böyle bir yarışma hem eğlenceli hem de heyecan verici olacaktır.

- Ayarlanabilir sandalyeler, masa lambası, hem oturur vaziyette hem de ayakta kullanmak için ayarlanabilen masalar, klavye tepsisi gibi ayarlanabilen mobilyalar ve aparatlar temin edilebilir. Çalışanlar bunları kullanarak çalışma alanlarını kendi ihtiyaçlarına göre düzenleyebilirler. Çalışanların bu mobilyaları doğru bir şekilde kullanmalarını sağlamak için, mobilyaların kullanımıyla ilgili eğitimler de verilmeli.

ÇALIŞANLARIN % 82'Sİ İŞYERİNDE FİZİKSEL RAHATSIZLIKTAN ŞİKAYETÇİ
Amerikan Ortopedik Cerrahlar Akademisi'ne göre, ABD'de sırt ağrısı, kireçlenme, vücut yaralanmaları ve osteoporoz gibi kas-iskelet hastalıklarının diğer hastalıklara göre görülme oranı daha yüksek. Kas-iskelet hastalıklarının tahmin edilen toplam tedavi masrafları ve bu hastalıklar nedeniyle çalışanların aylık kazancından kayıp miktarı 849 milyar dolar civarında. Bu rakam da ABD'nin gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 7.7'sine karşılık geliyor.

Tasarım ve teslim çözümleri konusunda uzmanlaşmış global bir mimarlık firması olan HOK tarafından yapılan ve farklı sektörlerden 3 bin 600 çalışanın katıldığı bir işyeri anketine göre, ankete katılanların yüzde 82'si işyerinde bir çeşit fiziksel rahatsızlıktan muzdarip olduğunu bildiriyor. Gün içinde uzun saatler boyunca oturarak çalışanlar tarafından en sık dile getirilen şikayetler boyun, sırt ve omuz ağrısı. Anketi cevaplayanların neredeyse yarısı boyun, sırt ya da omuzlarındaki ağrıdan şikayet ediyor, katılımcıların üçte biriyse şikayetlerinin baş ağrısı ve gözlerde yorgunluk olduğunu belirtiyor. Çalışırken uzun saatler boyunca ayakta duran katılımcılar kalça, bacak ve ayak ağrısından şikayetçi olduklarını söylüyor. Anketten elde edilen sonuca göre şikayetlerin büyük kısmı ya kötü ergonomiden ya da çok fazla hareketsiz kalmaktan kaynaklanıyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) hükümetlere insanların yaşadıkları ve çalıştıkları yerleri fiziksel aktivite yapmaya daha uygun hale getirmeleri için önerilerde bulunuyor. Bu öneriler bir an önce hayata geçirilmeli. Fiziksel hareketsizlik her yıl küresel ekonomiye 67.5 milyar dolar mali külfet getiriyor. Bu rakamın 58.8 milyar doları sağlık harcamalarına giderken, 13.7 milyar doları da üretkenlik kaybından dolayı ortaya çıkıyor.

17 Ocak 2017 Salı

Erkekleri cinsellikten korkutan 6 sebep
Etrafımızda kadınlarla ilişkiden kaçınan, evlenmekten neden hep uzak durduğunu anlamadığımız erkekler vardır. Bir türlü anlam veremediğiniz ciddi bir ilişkiden uzak durma tavrının altında erkeğin cinselliğe karşı deneyimsizliği, eğitimsizliği, korkuları bulunabilir.

Cinsellik korkusunun birçok erkek için büyük bir problem olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, erkeklerde görülen cinsellik korkusunun temelinde çok çeşitli nedenler bulunduğuna dikkati çekiyor.

"Duygularını açığa çıkaramayan ya da onlara göre hareket edemeyen bir erkeğin kendisiyle birlikte beraber olduğu kişiye de duygusal olarak zarar verme riski taşır" diyen Psikolog Başkak, cinsellikten korkan erkeklerle ilgili en başta gelen altı neden hakkında önemli bilgiler verdi.

Bu sebeplerden bazıları sizin için bilindik sebepler olabilir ama bazıları da bir süre durup, kendinizi bir gözden geçirmenize sebep olabilir.

ÇOCUKLUKTA YAŞANAN CİNSEL İSTİSMAR
Çocukken yaşanmış cinsel istismar vakaları nedeniyle gelişen cinsellik korkusuna erkeklerde sıkça rastlanır. Çocukken cinsel istismara maruz kalmış bir erkek için genel olarak diğer insanlara açılmak ve onlarla ilişki kurabilmek neredeyse imkansız hale gelmiş olabilir. Bu durum her türlü istismar vakası için geçerlidir.

Fiziksel, psikolojik ya da cinsel istismara maruz kalmış kişilerin gelecek yaşamlarında cinsel hayatlarıyla ilgili problemlerle karşılaşmaları muhtemeldir. Çocukken maruz kalınan istismar tabi ki bir erkeğin hayatının başka yönlerini de etkiler. Böyle bir tacize maruz kalmak travmatize edici bir durumdur ve bir erkeği yapmak istediği şey için harekete geçmekten alıkoyabilir. Çünkü hayata karşı cesareti kırılmıştır. Bu olay bir erkeğin hayatını çok çeşitli yönlerden etkiler ve bunu kontrol etmek onun için mümkün olmayabilir.

BİLİNÇALTI KAYITLAR
Çocukluk döneminde cinsellikle ilgili uygun olmayan bir olaya maruz kalmış ya da şahit olmuşsa, görmemesi, duymaması gereken cinsellikle ilgili bir durumu görüp anlamlandıramamışsa ve bu bilinçaltı düzeyde bir endişeye, korkuya yol açmışsa bu çocuk zihninde travma etkisi yaratmış demektir, yetişkin halini mutlaka etkileyecektir. İktidar sorunları, erken boşalma ya da bir kadının sorumluluğunu üstlenmekten kaçınma gibi sonuçlar erkeği cinsellikten ve dolayısıyla bir ilişkiden ve evlilikten uzaklaştıracaktır.

ESKİ BİR İLİŞKİDE YAŞANAN TRAVMA
Problemli bir ilişki ya da evlilik yaşayıp çok zor bir ayrılma serüveni yaşayanlar yeni bir ilişkiye karşı güven kırılması yaşarlar ve çoğu zaman cinsellik en çok etkilenen alandır. Bu tür kötü tecrübeleri atlatmak bir çok insan için kolay değildir. Yaşanan travma ne kadar ağırsa, kişinin kendi kabuğundan çıkabilmesi ve yaşadığı olayın şokunu atlatabilmesi de o kadar zor olur. Bir kadın için çok büyük bir aşk duyuyor olsa ve onunla sıcak bir ilişki kurmak ve cinsel yönden yakınlaşmak istese de, eskiden yaşadığı olayları ve korkularını bir tarafa bırakıp içinden geldiği gibi hareket edebilmesi kolay değildir.

BAĞIMLILIK
Herhangi bir şeye karşı olan bağımlılık da erkeklerde cinsellik korkusunun gelişmesine sebep olabilir. Bir şeye karşı duyulan bağımlılık kişinin beynini hiç fark etmediği şekillerde etkiler. Kişi ne kadar çok uğraşsa da zihninde oluşan bu etkinin mantıklı bir açıklaması yoktur ve kişi ondan kolay kolay kurtulamaz.

Bağımlılıklar, özellikle erkeklerin gizlemek için uğraştığı bağımlılıklar, yıkıcı etki yapar. Öylesine saplantılı bir bağımlılık haline gelir ki bazen gözü başka hiçbir şey görmez. Bu durum bütün bağımlılık türleri için geçerlidir. Bu alkol, uyuşturucu ya da aklınıza gelen herhangi bir şeye karşı olan bağımlılık olabilir. Kumar bağımlılığı olan bir danışanımız, günlerce eve gitmeyebiliyor ve yılı aşkın bir süre eşine asla yaklaşmıyordu. Bütün cinsellik enerjisi kumar bağımlılığına kanalize olmuştu. Bir şeye karşı duyulan bağımlılık kişiyi esir alabilir ve kişinin karşı cinsle yakınlık geliştirmesinin önünde bir engel teşkil edebilir.

ÖZGÜVEN SORUNLARI
Bir erkeğin özgüveninin zayıf olması ve dış görünüşüyle ilgili algısının kötü olması cinsellik için hazır hale gelebilmesini de etkiler. Görünüşüyle barışık olmaması, kendini çirkin görmesi ya da mesela penisini küçük görmesi gibi fiziksel durumuyla ilgili güven zayıflığı oluşturan bir algıya sahipse; karşı cinsle bir ilişki yaşamayı hak etmediğini düşünüyorsa, bu yönde bir adım atmaktan kaçınabilir. Özgüven düşüklüğü, başkaları için pek anlam ifade etmese de, bir erkeğin düşünme şekli üzerinde olumsuz bir etki bırakabilir.

Özgüven düşüklüğü genellikle birçok sebebin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir durumdur ve bir erkeğin birçok alanda kendisini rahat ya da kendinden emin hissetmesine engel teşkil eder. Buna cinsel hayatı da dahildir.

PERFORMANS KAYGISI
Performans endişesi erkeklerde cinsellik korkusu oluşmasında ciddi bir rol oynar. Bir erkek cinsel ilişki anında mümkün olan en iyi performansını sergileyemeyeceğini düşünürse ya da karşı tarafın olumlu şekilde tepki göstermeyeceğini düşünürse, o zaman daha ilk başta cinsel ilişkiye girme korkusu oluşur. Bu tür durumlar için erkekler hipnoterapi, psikoterapi gibi danışmanlık hizmetlerinden faydalanabilirler.

Performans kaygısı bazen özgüven sorunlarıyla birlikte seyreder. Ciddi bir rezil olma kaygısı taşırlar. Bazı erkekler direkt olarak aslında yatakta sergileyebilecekleri en iyi performansı sergileyemeyeceklerini düşünürler. Bu karşı cinsle alakalı bir şey de değildir. Daha çok kendilerinde mevcut kaygı ve şüpheden kaynaklı bir şeydir. Bu nedenle bazı erkekler cinsel olarak yakınlaşmaktan kaçınırlar. Bazı erkekler bu sorunu aşmak ve yatakta daha iyi bir performans sergilemek için uzmanlardan danışmanlık hizmeti almalı.

Sağlıklı menopoz için bu önerilere kulak verin!
Bilgilenmek ve eşin desteği sorunlarla baş etmeyi kolaylaştırıyor

Menopoza girme süreci her kadında farklılık gösterebiliyor. Çalışanlar, ev kadınlarına oranla, bekarlar evlilere, sigara içinler ise içmeyenlere oranla daha önce menopoza giriyor. Kadınların hayatındaki en önemli dönemlerden biri menopoz sadece fizyolojik değil, psikolojik değişiklikleri de beraberinde getiriyor. Uzmanlar uyarıyor! Menopozla ilgili bilgilenme, evlilikteki uyum ve eşlerin anlayış düzeyi arttıkça sorun ve şikayetlerle baş etmek kolaylaşıyor.

Uluslararası Menopoz Topluluğu (IMS) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tüm dünyadaki kadınların menopoz ve menopoz ile ilgili sağlık sorunları açısından bilinçlendirilmesi amacıyla 18 Ekim'i Dünya Menopoz Günü olarak kabul ediyor.

Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Polikliniği'nden Uzman Klinik Psikolog Elif Kandaz, genel olarak adet kanamasının sona ermesi olarak tanımlanan menopoz döneminin biyolojik faktörlerin olduğu kadar psikolojik, sosyal ve kültürel faktörlerle birlikte değerlendirilmesi gereken bir süreç olduğunu söyledi.

Değişimlerin yaşandığı bir dönem
Menopoz döneminin kadında hem biyolojik hem de psikolojik etkilere neden olacağını belirten Kandaz, "Yaşamının üçte birini menopozal dönemde geçiren kadında gece terlemesi, sıcak basmaları ve uyku sorunları gibi vazomotor değişiklikler, anksiyete, depresyon, huzursuzluk, cinsel ilgide azalma gibi psikolojik değişiklikler ve vajinal atrofi, stres inkontinans ve ağrılı cinsel ilişki gibi atrofik değişiklikler şeklinde ortaya çıkan östrojen eksikliğine bağlı birtakım değişiklikler görülebilir" dedi.

Psikolojik belirtilere dikkat
Elif Kandaz, menopoz döneminde ortaya çıkan psikolojik belirtileri de şöyle sıraladı:

-Depresif ruh hali: Hayattan keyif almamak, kendinden memnuniyetsizlik, enerji kaybı.
-Sinirlilik: Ani öfke patlamaları.
-Kendine olan güvende azalma: Fiziksel değişimler, yeterliliğinin sorgulanması.
-Karar vermede zorluk çekme: Kendine olan inancın zayıflaması.
-Kaygı (endişe)
-Unutkanlık
-Dikkat toplamada güçlük çekme
-Kendini değersiz hissetme
-Uykusuzluk
-Yorgunluk hissi
-Baş dönmesi nöbetleri
-Cinsel istekte azalma

Sigara bağımlıları menopoza erken giriyor
Menopoza girme sürecinin çeşitli faktörler nedeniyle değişkenlik gösterdiğini de belirten Kandaz, yapılan araştırmalarda kadınların bazı durumlarda menopoza daha erken girdiğini söyledi. Kandaz, şunları söyledi:

"Ev kadınları ve kırsal kesim kadınlarının işçi ve diğer meslek grubu kadınlara göre menopoza bir yıl daha geç girdiğini gösteren araştırmalar mevcuttur. Kimi araştırmalar bekar kadınlarda menopozun evli kadınlara göre daha erken başladığı , sigara bağımlılarının 1.5 yıl kadar daha önce menopoza girdiğini ortaya koymuştur. Son gebelik yaşının menopoz yaşının yüksekliği ile bağlantılı olduğu, kötü beslenme ile erken menopoz arasında bir ilişki olabileceğini ileri süren, alkol tüketimi ve obezitenin geç menopoza neden olabileceğini gösteren araştırmalar da bulunuyor."

Menopoz çok yönlü bir değişim dönemidir
Türkiye Nüfus Sağlık Araştırması'nda menopoz yaş aralığının 45-49 arası olarak bildirildiğini belirten Elif Kandaz, buna bağlı olarak menopozun pek çok kadının genellikle yaştan kaynaklanan rol, sorumluluk ve ilişkiler değişimini yaşadığı bir dönem olduğunu belirterek "Eşin ölümü veya hastalığı, boşanma veya ayrılık, işsizlik, ebeveyn ölümü, yaşlıların bakımı, çocukların bağımsızlığını kazanıp evden ayrılması (boş yuva sendromu), yeni bir çevreye taşınma ve sosyal destek kaybı gibi olumsuzlukların riskinin arttığı bir döneme denk gelmektedir. Söz konusu değişimler, bazı kadınlarda, özgüvenlerini, aile ilişkilerini ve sosyal yaşamlarını etkileyecek ölçüde stres kaynağı durumlar olabilir" diye konuştu.

Yeni değişiklikleri fırsata çevirin
Bu dönemin sadece fizyolojik açıdan değil, sosyal açıdan da değişim dönemi anlamına geldiğini belirten Kandaz, "Hamile kalma korkusunun olmaması, büyükanne olmanın verdiği mutluluk, çocukların evden ayrılması ile yeniden özgürlüğe kavuşulması, arzulanan amaçlar için beklenen fırsatların doğması, evlilik yaşantısından alınan doyumdaki değişiklikler ve aile odaklı yaşam tarzından ev dışında da yapılabilecek aktiviteler bulabilme gibi olumlu değişiklikler de vardır. Bu değişen yaşam tarzı, alışılmışın dışında sorumluluk gerektiren ilişkiler ve psikolojik gelişimler için yeni fırsatlar anlamına gelebilir" dedi.

Bilgi, stresle başa çıkılmasını sağlıyor
Menopozal dönemin her kadında ayrı özelliklerle karakterize olduğunu belirten Elif Kandaz, bu dönemle ilgili bilgi sahibi olmanın sorunların aşılmasında etkili olduğunu belirterek şunları söyledi:

"Bir kadının kendine olan güveni azsa, kendi değerinin farkında değilse ve yaşamdan aldığı keyif düşük ise her alanda olduğu gibi menopoz döneminde de pek çok sorun yaşayacaktır. Sağlıklı bir karakter yapısı geliştirmiş ve benlik gücü yüksek, kendisine değer veren bir kadın menopoz döneminde de yaşadığı kayıpla ilgili yası yapıcı bir şekilde yaşayıp olumluya döndürme yeteneğine sahiptir. Ancak geçmişte kendisinden ve yaşamdan beklentilerini gerçekleştirememiş, üretici olmamış ya da kalıcı bir şeyler bırakamamış kadınların bu dönemde daha fazla güçlük çekmesi muhtemeldir. Kadınların ve eşlerinin eğitimleri ve menopozla ilgili bilgileri arttıkça yaşam kalitelerinin arttığını gösteren çalışmalar vardır. Bilgi düzeyinin artması kadınların stresle baş edebilmesini kolaylaştıran bir faktördür. Buna bağlı olarak menopoz dönemiyle ilgili bilgi sahibi olanlar olmayanlara göre bu dönemi daha sağlıklı atlatabilme şansına sahiptirler. Yine menopoz dönemindeki kadınların evllik uyumları, eşlerinin anlayış düzeylerinin yüksek olması bu dönemi daha kolay geçirmelerine yardımcı olur. Yapılan araştırmalar, menopoz döneminde eşin önemli bir sırdaş olarak görüldüğü, anne-baba, akraba veya arkadaşla olan sırdaşlığın eşin verdiği desteği karşılamakta yeterli olmadığını ortaya koyuyor. Kadınların bu döneme ilişkin şikayetleri ile baş etmede eşleriyle olan ilişkilerinin oldukça önemli bir rol oynadığı gösteriliyor."

Duygusal destek, psikolojik sorunları hafifletebilir
Yaşayan her kadın için menopozun fizyolojik, doğal olmasına karşın oluşturacağı sonuçlar açısından patolojik kabul edilmesi gerektiğini belirten Kandaz, bu dönemi atlatmada eş ve çocuklara önemli görevler düştüğünü söyledi. "Gerek eş gerekse çocuklar, bu dönemde kadının yaşadığı ruhsal bunalımı kişiselleştirip kendi üzerlerine almak yerine anlayışlı davranmalı" diyen Kandaz, "Tıpkı adet dönemi öncesi ve adet döneminde olduğu gibi hormonal değişime bağlı yaşanan agresif ve hassas tutumlar normal karşılanmalı. Menopoz döneminde kadının yaşadığı hormonal değişimin önüne geçemediği ve psikolojik yansımaları olduğu kabullenilmeli. Özellikle eşin duygusal anlamda destekleyici davranışlar sergilemesi kadının bu dönemde karşılaşabileceği psikolojik sorunları daha hafif yaşamasını sağlayacaktır" tavsiyesinde bulundu.

Kış aylarında neden kilo alırız?
Soğuk kış günleri en sertinden kendini hissettirirken, vücudumuzda bu aşırı soğuklara karşı kendi önlemini çoktan almaya başladı bile. Hava sıcaklıklarının düşmesi ile kilo alımının hızlanmasındaki ters orantının nedeni; vücudun ısısını artırmaya çalışmasıdır.

İşte kış aylarının en büyük sorunlarından biri olan kilo alımına dikkat çeken Şenpiliç 'Dengeli Beslen Hareket Geç' Proje Danışması Uzman Diyetisyen Olcay Barış, bu aylarda hangi yiyeceklerin daha az ya da çok tüketilmesi konusunda açıklamalarda bulundu.

Kış aylarına girdiğimizde havaların soğuması ile birlikte vücudun ısısını artırmaya çalıştığını vurgulayan Uzman Diyetisyen Olcay Barış, "Bu artan ısı ihtiyacını yediğimiz besinlerin enerjisi ile sağlamaya çalışıyoruz. Enerjisi yüksek olan daha yağlı ve karbonhidratlı besinler bu dönemde en çok dikkatimizi çekenler oluyor. Bu durumun alışkanlık haline gelmemesi için hazır paketli gıdalar, çekirdek, patates kızartması, meyve suları, çikolata, boza, kestane gibi besinler soframızdan uzak tutmamız veya çok nadir tüketmemiz gerekenler arasındadır." diyerek önemli bir uyarıda bulunuyor.

Mutluluğun da kilo dengesinde önemli bir yeri olduğunun altını çizen Barış, "Kış aylarında havanın erken kararması ile güneş ışınlarından yararlanamıyor olmamız, hem yeteri kadar D vitamini emiliminin gerçekleşmesini zorlaştırmakta hem de mutsuzluk-depresyon haline girmemize neden olmaktadır. Depresyon hali; yeme isteğine daha çok yönelmemize sebep olarak kilo almamızı kolaylaştırmaktadır. Bir yandan kalın giysilerin kiloları gizlemesi, bir yandan da günlerin kısa olması nedeniyle öğün atlanması kilo almayı hızlandıran etmenlerin arasında yer almaktadır." diye konuşuyor.

Kış aylarında akşam saatlerinde fazla yenen yemeğin, daha sonrasında kan şekerinin hızlıca düşmesine neden olduğunu ve bu nedenle gece atıştırma isteğini arttırdığını kaydeden Barış, neler yapılması gerektiğini şöyle anlatıyor: "Günlerin kısa olmasıyla beraber öğün atlamamaya dikkat etmek gerekiyor. En önemli öğün ikindi saatleri, eğer bu saatlerde açlığımızı bastırabilirsek akşam ve gece atıştırmalarını rahatlıkla önleyebiliriz. 1 avuç sade beyaz veya sarı leblebi, 2 adet galeta ve bir dilim peynir ikindi ara öğününde en tok tutan besinler arasında. "

Uzman Diyetisyen Olcay Barış şöyle bir hatırlatmada da bulunuyor: "Kış aylarında sıcak ortamlarda daha çok vakit geçirme isteği ve hareketsiz kalma, egzersizden uzaklaşmamıza neden oluyor. Halbuki vücut ısımızı arttırmak ve kış aylarını daha zinde geçirmek için gün aşırı en az yarım saat veya haftada 150 dakika mutlaka fiziksel aktivite yapılması gerekiyor."

Sağlık İçin, Dengeli Beslenip Harekete Geçin…

Yapılan araştırmalar Türkiye'de erkeklerin yüzde 25'inin kadınların da yüzde 41'inin obez ya da aşırı kilolu olduğunu gösteriyor. Dünya'daki çocukların yüzde 20-25'inin obez olduğu ve bu çocukların yüzde 70'inin erişkinlikte de obez oldukları biliniyor. Obezite'nin dünyayı olduğu kadar Türkiye'yi de tehdit ettiği gerçeğinden yola çıkan Şenpiliç, 2015 yılında 'Dengeli Beslen, Harekete Geç' sloganıyla büyük bir sosyal sorumluluk projesi başlattı. Türkiye'nin en büyük beyaz et üreticisi Şenpiliç tarafından başlattılan 'Dengeli Beslen Harekete Geç' Kampanyası, ailelerinin beslenmesi konusunda kilit rol üstlenen kadınların dengeli beslenme ve egzersizin önemi konusunda bilinçlendirilmesini hedefliyor.

Sosyal medya bağımlılığı dengemizi bozuyor!
Modern çağın yeni sendromlarından biri olarak tanımlanabilecek sosyal medya bağımlılığı, özelikle akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle giderek arttı. Görünür olma ve başkalarının hayatını takip etme isteğinin günümüzde kimileri için abartılı bir hal halini alıyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül, sosyal medya bağımlılığının kontrol altına alınamazsa, kaygı bozukluklarından depresyona; kişinin yaşamındaki bozulmalardan gerçek ilişkilerin zarar görmesine kadar pek çok zararı olabileceğini vurguluyor.

Sosyal ağlar bugün iletişim kurmanın ötesinde, kendini ifade etmenin en önemli araçlarından biri. Gelişmeleri anında öğrenmek, başkalarının hayatlarını takip etmek ve "ben de buradayım" demenin yolu artık sosyal medyadan geçiyor. Bu ağlar sayesinde hem sıradan, hem de ünlü kişilerin hayatlarını yakından takip ederek duygusal bir tatmin duygusu yaşandığını belirten Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül'e göre, başkaları tarafından merak ediliyor olmak da bir haz kaynağı... Yani kişi sadece başkalarını takip ederken değil, takip edildiğinde ve paylaşımları beğenildiğinde de aynı şekilde haz duyuyor.

Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül, sosyal medyanın sunduğu cazibeleri anlatmaya şöyle devam ediyor: "Bazı kişiler kendi hayatının ya da karakterinin aslında ne kadar güzel ve düzgün olduğunu gösterme çabasına girerek mutlu oluyor. Ayrıca sosyal medya, gerçek dostlara ve ilişkilere sahip olmanın zor olduğu günümüzde, insanlara yalnız olmadığı yanılgısını da yaşatıyor."

Yeni şöhret kapısı
Sosyal medya, genç yaşlı, ünlü ünsüz herkesin boy gösterdiği bir mecra haline dönüştü. Eskiden olduğu gibi ünlü olmak için artık insanların az ya da çok yeteneklerini sergilemesi gerekmediğinden bahseden Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül, onun yerine kişilerin bir şekilde evini, kendini veya fikirlerini sergileyerek, kısa sürede 'sosyal medya fenomeni'ne dönüşebildiklerini söylüyor. Bu yolla şöhretin çoğu kişiye çok cazip gelebildiğini belirten Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül, "Çok sayıda kişi tarafından takip edilip beğenilmek ve üstüne bundan bir de para kazanabilmek kimileri için çok önemli" diyor.

Nelere yol açıyor?
Sosyal medya bağımlılığı, kimine göre çok cazip yanlarına rağmen kişinin bireysel ve toplumsal yaşamında çeşitli bozulmalara ve sorunlara neden olabiliyor. Örneğin kişi sosyal medyada o kadar çok vakit harcar hale geliyor ki, gün içinde yapması gereken işleri ihmal etmesine ya da eksik yapmasına neden oluyor. Bu da iş hayatında veya günlük hayatında aksamalara neden oluyor.

Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül, bağımlılığın gerçek ilişkilerde de kopmalara yol açtığını ifade ederek, gerçek ilişkiler ve etkileşimlerde kişinin gittikçe daha başarısız hale gelebildiğini kaydediyor. Öte yandan bu süreçte meydana gelen psikolojik sorunlara da değinen Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül, bu konuyu şöyle açıyor: "Başkalarının hayatlarını takip edip bunları gerçek sanmak, bazen kişilerin kendilerini değersiz hissetmelerine ve depresyona neden olabiliyor. Ayrıca telefon ya da bilgisayarla sürekli vakit geçirmek, kişinin vücudunda bir takım dengesizlikler yaratarak kaygı bozuklukları özellikle de panik atak için uygun bir zemin oluşturabiliyor.

Ayrıca dikkat ve algıda bozulmalara da neden olabiliyor." Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül, sosyal medyanın oluşturabileceği bu tür sorunların önüne geçmek için yapılabilecekleri ise şöyle anlatıyor:

• Paylaşılan her şeye inanmayın
İnsanlar sosyal medya hesaplarından çoğunlukla en iyi anlarını paylaşıyor. Yani gerçeğin bir kısmını tamamını değil! Görünenin ardında ne olduğunu bilemiyoruz.

• Merak duygusu size değil, siz ona hükmedin
Başkalarının hayatlarına sürekli dahil olmak bireyselliğe zarar veriyor. Mahremiyet duygunuzun zedelenmesine izin vermeyin.

• Kendinizi geliştirmenin başka yollarını arayın
İnsanların birçoğu sosyal medyayı araştırma kaynaklı kullansa da, pek çok bilgi yüzeysel ve genel geçer bilgilerden oluşabiliyor. Peki bilgi almak için okuma, araştırma ve gözlem yapmaya ne oldu?

• Hayatınızdaki boşlukları sorgulayın
Sosyal medyaya aşırı takılmak, aslında hayatımızın pek de yolunda gitmediğine işaret ediyor. İşiniz mi kötü gidiyor, yoksa ilişkiniz mi? Kaçtığınız şeyleri belki de çözme vakti gelmiştir.

• Gerçek ilişkiler kurun
Bugün arkadaşlıklar bile neredeyse sosyal ağlar üzerinden yaşanıyor. Halbuki yüz yüze etkileşimin yerini sanal araçlar alamaz. Zaman zaman sevdiğiniz insanlara vakit ayırıp yüz yüze görüşün.