Bugün yayına giren yazılar
print this page
Son Yazılar

Yaşlanan Adam Sendromu Olmadan

Orta yaştan sonra yaşam hanesine eklenen her yeni yıl, erkeklik hormonu testosteronun düşmesine yol açıyor. Bunun sonucunda da erkeklerde göbek çevresinde yağlanmadan cinsel sorunlara, uyku bozukluklarından depresif ruh haline kadar pek çok sorun ortaya çıkıyor.  Bu tür sağlık problemlerinin önüne geçebilmek içinse her sağlıklı erkeğin 45 yaşından sonra ürolojik muayenesini yaptırması gerekiyor! 

Yaşlanmayla birlikte erkekler, kadınlardaki menopoza benzeyen bir süreç yaşıyor. Kadında östrojen hormonunun eksikliğiyle başlayan bu sürecin erkekteki tetikleyicisi ise testosteron seviyesinin düşmesi oluyor. Her ne kadar erkekte kadınlardaki kadar büyük bir kayıp olmasa da, azalan erkeklik hormonu yüzünden bazı sıkıntılar yaşanabiliyor. Andropoz, bir başka deyişle ‘Yaşlanan Adam Sendromu’ olarak adlandırılan bu rahatsızlıkla ilgili olarak en çok merak edilen soruları Acıbadem Kocaeli Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Serkan Deveci yanıtladı.

- ’Yaşlanan Adam Sendromu’ nedir?
‘Yaşlanan Adam Sendromu’ aynı zamanda erkek menopozu, andropoz ya da yaşlanan adamda hipogonodizm olarak da adlandırılıyor. Her erkek 30’lu yaşlardan sonra 10 yılda bir, kanında bulunan testosteronun yüzde 10’unu, 50 yaşından sonra ise yüzde 25’ini kaybediyor. Testosteron denince herkesin aklına ilk olarak cinsellik gelse de, aslında bu sadece cinsellikle ilgili bir hormon değil. Testosteron hem erkekte hem de kadında ruh halini düzenliyor. Cesaret, iyi olma hali, entelektüel aktivite, kas gücü, karın bölgesinde zayıflama ve kilo artışı da bu hormonla ilgili oluyor. Testosteron seviyesi düşen erkeğin psikolojisi olumsuz etkileniyor, kaslarında zayıflama başlıyor, göbek bölgesinde yağlanma oluşuyor ve entelektüel aktivitesi zayıflıyor. Bununla birlikte depresif ruh hali, uyku bozuklukları, cilt değişiklikleri, cinsel isteksizlik ve ereksiyon problemleri de ortaya çıkıyor. Tüm bu belirtilerin toplamı, ‘Yaşlanan Adam Sendromu’nu oluşturuyor. Yani düşen testosteron seviyesi, sadece cinsellikle ilgili olmayan, yaşamın bütününü ve iş hayatını da kapsayan bir takım sorunlara yol açıyor.

- Erkekler kaç yaşından itibaren ürolojik takip yaptırmalı?
Kesin bir yaş olmasa da, 45 yaşından sonra tüm erkeklerin ürolojik olarak takibe alınmaları gerekiyor. Bu takip, prostat kanserinin ve ‘Yaşlanan Adam Sendromu’nun erken tanısı için önem taşıyor.

- Takiplerde rutin olarak neler yapılıyor?
‘Yaşlanan Adam Sendromu’ ve prostat kanserinin takibi farklı olduğu için değerlendirmeler ayrı ayrı yapılmalı. Prostat kanserine erken tanı konulabilmesi için toplumda gereken bilinç oluştu. Ancak ‘Yaşlanan Adam Sendromu’ henüz bilinmiyor. Bu sendrom prostat hastalıklarından farklı değerlendiriliyor. Yaşlanan Adam Sendromu’nda, yaşlanma ile erkeklik hormonu olan testosteron seviyesindeki düşüş bir arada seyrediyor.

- Bu şikayetlerle ilgili olarak doktora başvuru oranı nedir?
45 yaşından sonra prostat hastalıkları açısından muayene olma alışkanlığı gelişse de, bu muayene kapsamında ‘Yaşlanan Adam Sendromu’ değerlendirilmiyor. Çünkü hastalık çok iyi bilinmiyor. Entelektüel aktivitede zayıflama, göbek çevresinde yağlanma ve kaslarda zayıflama, yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görüldüğü için bu durumun üzerinde fazla durulmuyor. Ancak ‘Yaşlanan Adam Sendromu’ önemli bir sağlık sorunu olduğu için tüm bu belirtilerin önemsenmesi ve gerekli önlemlerin alınması gerekiyor.

- Tanı nasıl konuyor?
Testosteron düzeyi, kan örneği alınarak ölçülüyor. Bu uygulamanın, sabah 08:00-10:00 saatleri arasında yapılması gerekiyor. Çünkü bu saatlerde, erkeklik hormonu en yoğun seviyede oluyor. Testosteron düzeylerinde düşüklük varsa ve hastalığın semptomları görülüyorsa, hastaya ‘Yaşlanan Adam Sendromu’ tanısı konuluyor ve testosteron hormon replasmanına başlanıyor.

- Testosteron takviyesine hangi aşamada karar veriliyor?
Bundan 5 yıl önce, testosteron replasmanının (azalan hormonu yerine koymanın) prostat kanseri riskini artıracağı düşünülüyordu. Ancak araştırmalar bu iddianın gerçeği yansıtmadığını gösterdi. Günümüzde prostat kanseri olanlara bile testosteron replasmanı yapmak mümkün olabiliyor. Hormon replasmanı prostat kanseri riskini artırmadığı gibi, prostat kanserlilerde kanserin ilerlemesini artırmadığı konusunda son dönemlerde yayınlar bulunuyor.

- Testosteron takviyesi uygulaması hangi durumlarda sakıncalı?
Erkeklerde görülen meme kanserinde, uyku apnesinde ve bu durumdan etkilenebilecek olan diğer bazı hastalıkları olanlarda testosteron replasmanı yapılması sakıncalı bulunuyor.

- Testosteron da östrojen gibi birlikte mi veriliyor?
Kadın ve erkek mekanizmaları birbirinden farklı olduğu için kadınlarda replasman yapılırken östrojen ve testosteron birlikte kullanılıyor. Çünkü testosteronun aktif olması için östrojen de gerekiyor. Ancak erkeklerde böyle bir durum söz konusu olmadığı için sadece testosteron replasmanı yapılıyor. Replasmanı uygulamanın farklı yöntemleri var. Replasman ağızdan, damar içine ya da cilde sürme yoluyla yapılabiliyor. Bu uygulama teknikleri arasında cilt üzerine jel sürme, en basit ve yaygın olanı. Hastanın jeli cildinin üzerine, günde bir kez, sabahları uygulaması yeterli oluyor. Tedavide yaş sınırlaması olmadığı gibi, tedavi ömür boyu da sürebiliyor. Ayrıca biz artık yaşamın her evresinde sağlıklı ve mutlu bir hayat sürmenin mümkün olduğuna inanıyoruz.

0 yorum

Reflüye karşı dikkat edilecek 10 yiyecek!

Mide Reflüsü olarak bilinen Gastro Özofageal Reflü hastalığı, mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçması nedeni ile oluşur. Reflü, asit ,safra ve pankreas sıvısı içeren mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun kendini bu mide içeriğinden koruma özelliğinin yok olmasından kaynaklanır. 

Erişkinlerin yaklaşık %20'sinde reflü görülür. KadıköyŞifa Sağlık Grubu Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Levent Eminoğlu, bol miktarda gıda tükettiğimiz Ramazan ayında reflüye yol açabilen yiyecekler hakkında detaylı bilgi veriyor!

Bir reflü hastası her zaman için beslenme konusunda kendi uzmanı olmalı ve kendisini en çok etkileyen gıdaları belirleyip bu gıdaları mümkün olduğunca diyetinden çıkarmalıdır. Her gıda her kişide aynı etkiyi yapmayacaktır. Yediğimiz gıdanın ne olduğunun yanı sıra, yediğimiz miktar, yediğimiz zaman ve yanında tükettiklerimiz, bu gıdaların etkisini değiştirecektir.

Narenciye ve reflü
Portakal, greyfurt ve ekşi mandalina ile limon klasik olarak relüyü tetiklerler. Çok asitli olduklarından bu gıdaların tüketilmesi mide ve göğüste yanmaya neden olabilir. Özellikle aç karnına yenmemelidirler. Miktar sınırlandırıldığı ve tok tüketildiği sürece çok sorun yaratmayabilirler.

Domates ve reflü
Likopen içermesi nedeni ile özellikle son yıllarda çok sağlıklı bir sebze olarak nitelendirilen domates asidik yapıda olduğundan özellikle yatkınlığı olan kişilerde reflüye neden olabilir. Aç karnına tüketilmesi reflüyü daha da artıracaktır. Pişmiş domatesin böyle bir etkisi yoktur.

Baharatlar ve reflü
Acı yeşil biber, kırmızı biber ve karabiber içeren gıdalar reflünün en büyük tetikleyicilerindendir. Baharatlar aşırı tüketildiklerinde reflüsü olmayan kişilerde dahi midenin savunma mekanizması olan alkali örtüye zarar verebilirler. Reflü hastalığı olan kişilerde ise asit salınımını artırarak göğüste yanmayı tetiklerler. Bu nedenle çoğu kez yanma hem mide hem de göğüste algılanabilir.

Nane ve reflü
Çoğu kez mide bağırsak hastalıklarında rahatlama ve tedavi amaçlı kullanılan nane aslında bir reflü tetikleyicidir. Yemek borusu ve mide arasındaki kapak düzeneğinde gevşemeye yol açtığından mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçışını artırır ve reflüyü başlatır. Özellikle mide içi basıncının arttığı yemek sonrası dönemde tüketilmemelidir.

Eski kaşar, fıstık, yağlı pirzola ve reflü
Bu gıdaların ortak paydası hepsinin çok yağlı olmasıdır. Yağlı gıdalar mide boşalımını geciktirir. Mide boşalımı geciktiğinde basınç yüksek kalacağından mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçışı hızlanacak ve kolaylaşacaktır. Özellikle de akşam yemeklerinde yağlı gıdalardan kaçınılmalıdır.

Alkol ve reflü
Özellikle fermente edilmiş alkoller (kırmızı şarap, viski, konyak ve bira) reflüyü arttırır. Özellikle yağlı bir yemeğe eşlik ettiklerinde bu etki çok daha fazla görülecektir. Reflüyü arttırmalarındaki en önemli etken nanede olduğu gibi mide ve yemek borusu arasında çalışan ve reflüye engel olan mide kapak düzeneğinin basıncını düşürmeleri ve reflüyü kolaylaştırmalarıdır.

Kafein ve reflü
Kahve, çay, tatlandırılmış gazlı içecekler, buzlu çay gibi kafein içeren içecekler çoğu reflü hastasının yakından bildiği gibi reflüyü çok hızlı şekilde tetiklerler. Kahve severlerin sabah kahvesi sonrasında gün sonunda kahve ve kafein içeren diğer içecekleri tüketmemeleri gerekir.

Çikolata ve reflü
Çikolata iki nedenle reflüye yol açar. Birincisi özellikle de aç karnına ve çok miktarda tüketildiğinde yemek borusu ve mide arasındaki kapak düzeneğini gevşetmesi, ikincisi ise kendisi tek başına reflü nedeni olan bol kafein içermesidir.

Gazlı içecekler ve reflü
Gazlı içecekler yemekle birlikte tüketildiğinde zaten artmış olan mide içi basıncını, içerdikleri basınçlı gazın midede serbest hale dönüşmesi ile çok daha fazla arttırırlar. Artmış olan bu basınç ise mide içeriğinin yemek borusuna kaçışını çok kolaylaştırır.

0 yorum

Bebeğiniz Zamanında Ama Küçük Dünyaya Geldiyse

Haftalarca doğumunu beklediğiniz bebeğiniz tam zamanında doğmasına rağmen beklenenden çok daha düşük kiloda dünyaya gelebilir. Annenin yanlış beslenmesi ya da çoğul gebelik gibi nedenlerle ortaya çıkabilen bu durum sonucunda bebek doğru bir bakımla kısa sürede sağlığına kavuşup yaşıtlarını yakalayabilir. 

Memorial Şişli Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Sorumlusu Uz. Dr. Ercan Tutak, SGA (small for gestational age)olarak adlandırılan annenin gebelik zamanına göre küçük doğan bebeklerin bakımı hakkında bilgi verdi.

Annenin sağlığı bebeğin kilosunu belirler
Bebekler normal şartlar altında 38-42. doğum haftaları arasında dünyaya gelir. 37. haftadan önce doğan bebeklere ise "prematüre bebek" adı verilir. Tam zamanında doğmasına rağmen 2 bin 500 gramın altında olan bebeklere ise "düşük doğum ağırlıklı bebek" denilmektedir. Doğum haftasını tamamlamasına rağmen bebeğin anne karnında gelişimini gerileten çeşitli nedenler vardır. Bu nedenlerin başında anne adayının hamilelik sürecinde ciddi sağlık problemleri yaşaması ve iyi beslenememesi yatmaktadır. Çünkü beslenme ve anneye ait her türlü ciddi sağlık problemi karnındaki bebeğin de beslenmesinin bozulmasına neden olur. Anne karnında iyi beslenemeyen bebekler tam zamanında doğmasına rağmen yaşıtlarına göre düşük doğum kilolarında olabilir.

Yer darlığı bebeğin kilosunu düşürür
Annenin sağlığı genel olarak iyi olduğu durumlarda 2 veya daha fazla bebeğin aynı rahim içerisinde bulunduğu ikiz, üçüz gibi hamileliklerde yer darlığı bebeklerin düşük doğum ağırlığında olmasına neden olabilir. Rahimde büyük yer kaplayan bir kitle(miyom gibi) olduğunda da bebek tek olsa bile yer darlığı düşük doğum ağırlığına neden olur. Anne tamamen normal bebekte ise doğumsal anormallik olması durumunda yine düşük doğum ağırlığı olacaktır. Ancak bebekteki anormallik yaşamla bağdaşmayan bir anormallik ise ana rahmi bebeği genellikle tutmayacak ve çok erken dönemde kayıp ile sonuçlanır. Yaşamla bağdaşan anormallikler ise düşük doğum tartılı olarak doğacaktır. Anne de bebek de normal ancak plasentada bir anormallik varsa, bebeğin beslenmesi anne karnında bozulur ve ağır bir sorun olmazsa yine düşük doğum tartılı olarak doğmasına neden olur. Çok ağır plasenta anormallikleri ise bebek kaybı ile sonlanacaktır. Bazen ikiz olan bebeklerin plasentası tek olur ve iki bebek arasında birinden diğerine kan geçişi olur. Bu durumda kan alan bebek iri, veren bebek ise düşük doğum ağırlıklı doğar.

Bebeğin gelişimi yakından izlenmeli
Anne karnında iken ultrason ile bebeklerin ağırlıkları, bacak uzunluğu ve baş çevrelerine göre gelişimleri değerlendirilerek doğum haftasına uygun gelişim gösterip göstermediği tespit edilebilir. Doğduktan sonra da ağırlık boy ve baş çevresi ölçülerek düşük doğum ağırlığı tanısı konabilir. Doğumsal, genetik anormallikler ancak tüp bebek uygulaması yapılan ve daha önce benzer nedenlerle bebek kaybı yaşayan ailelerde embriyo transferleri sırasında çözülebilir. Genetik analizlerle hastalıklı embriyonun tespiti ile anne karnına sağlıklı embriyonun verilmesi ile önlem alınabilir. Ancak bu çok seçilmiş vakalarda yapılır. İkiz eşleri arasında kan geçişi plasentaya yapılacak olan müdahale ile mümkün olabilir ancak yapılacak operasyon doğumu erken başlatabilir. Anneye ait önlenebilir hastalıkların hamilelik öncesi tedavisi de düşük doğum ağırlıklı bebeklerin doğumunun önlenmesine yönelik bir tedbir olabilir. Bebeğe ait nedenlerden dolayı düşük doğum ağırlığı ile doğmuş bebek doğduktan sonra tetkik edilir ve tedavisi yapılır.

Bebek iyi bir bakımla yaşıtlarını yakalayabilir
Gebelik yaşına göre düşük doğum ağırlıklı bebeklerde daha sonraki yıllarda diyabet ve hipertansiyon hastası olma ihtimalleri normal doğum ağırlığı olan bebeklere göre daha yüksektir. Ancak bu, her düşük doğum ağırlıklı bebeğin şeker ve tansiyon hastası olacağı anlamını taşımaz. Düşük doğum ağırlığı olan bebekler çok çabuk ısı kaybederler bu nedenle oda ısısının 23-25C olmasına özen gösterilmelidir. Taburcu olduğu ilk günlerde günde 3 kez vücut ısıları kontrol edilmesi gerekir. Bu bebeklerde bazen de emme nefes alma ve yutma koordinasyonlarının iyi olmamasına bağlı nefes tutma, morarma atakları olabilir. Bu durumda tekrar doktoru ile görüşülmesi önerilir. Bir an önce yaşıtlarını yakalaması için beslenmeye özellikle dikkat edilmeli, öğünler atlanmamalı, bir gün için önerilen miktar mümkün olduğunca uygulanarak bitirtilmesi gerekir.

0 yorum

Yaz Geçerken Varisleriniz Kalıcı Olmasın

Kadınlarda erkeklere oranla çok daha fazla görülen varis, en sık rastlanan damar hastalıklarından biridir. Yaz aylarında artış gösteren ve gün yüzüne çıkan varisler, bir estetik problemi olarak görülürken, tedavi edilmediğinde önemli bir sağlık sorununa dönüşebilir. 

Memorial Hizmet Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü Bölüm Başkanı Prof. Dr. Harun Arbatlı, varis ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

Güneş altında değil denizde vakit geçirin

Varis şikayeti olanlar için en zor dönemler yaz mevsimidir. Bu aylar, hem sıcaklık hem de tatil sezonları olması nedenleri ile özellikle varisleri olan kişileri rahatsız eder. Varisler için genellikle bu aylarda çare aranarak daha sık doktora başvurmak gerekmektedir. Yaz aylarında güneş ışınları cildin üst tabakalarını zayıflatır, cildin nemini kaybetmesine yol açmaktadır. Bu iki etki cildin elastikliğini azaltarak, alt tabakadaki venlerin hareket kabiliyeti engellemektedir. Böylece venlerdeki kan akışı yavaşlamakta ve göllenme oluşmaktadır. Bunların yanısıra yüksek ısıya maruz kalan kan damarları genişlemekte, venlerin içindeki kapakçıkların daha fazla stress altında kalmasına sebep olmaktadır Sonuçta varisler ve örümcek ağı tarzında kılcal damarlar belirgin hale gelmektedir.

Varis tedavisi için en ideal zaman sonbahar ve kış aylarıdır

Yaz aylarının sonuna gelirken, varisleri olanlar için rahatlama dönemi başlamaktadır. Ancak tekrar yaz ayı geldiğinde varisler kartopu gibi artacak, büyüyecektir. Bu nedenle sonbahar ve kış ayları varisler için çare aranması gereken dönemlerdir. Varis tedavisi için uygulanan tüm işlemler sonrasında belli bir süre kompresyon bandajları ve varis çorapları kullanmak gerekmektedir. Ayrıca yapılan küçük cerrahi kesilerin ya da "skleroterapi" işlemleri sırasında oluşan küçük morlukların iyileşmesi için en az 6 haftalık bir süreye ihtiyaç vardır. Bu nedenlerle yaz aylarında varis tedavisi konfor açısından çok zordur. Gündelik yaşantımızda kesinti ve güçlükler yaşamamak için varis tedavisinin yapılması için en ideal zamanlama sonbahar ve kış mevsimleridir.

Yaz aylarında varisten koruyan 7 öneri;

* Yüksek koruma faktörü içeren güneş kremleri kullanılmalıdır.

* Uzun süre güneş altında kalmayı gerektiren durumlarda uygun giysiler ile bacaklar güneşten korunmalıdır.

* Özellikle serinletici türden egzersizler seçilmelidir. Yüzme va akşam serinliğinde yapılan yürüyüşler son derece faydalıdır.

* Topuklu ayakkabılar yerine spor ayakkabı ya da rahat sandaletler tercih edilmelidir. Böylece bacak adalelerinin kanı pompalayıcı etkisi artar.

* Bol su içilmelidir. Su cildin kaybettiği nemi karşılayabilmesi için çok önemlidir. Ayrıca ciltte biriken toksik maddelerin uzaklaşmasını kolaylaştırır, elastik yapıyı korumaktadır.

* Antioksidan özellik taşıyan "Diosmin" ve "Hesperidin" içeren turunçgiller, baklagiller ve diğer yeşil sebzelerde bol miktarda tüketilmelidir. Bunun için bir beslenme ve diyet uzmanından destek alınabilir.

* Oluşan varisler için en kolay tedavinin erken yapılan tedavi olduğu unutulmamalıdır.

0 yorum

Çocuğunuz kısır kalabilir!

Uzmanlar, çocuklarda görülen kasık fıtığına zamanında müdahale edilmediğinde kısırlığa yol açabileceğini bildirdi

Çocuk Cerrahisi Uzmanlarından Dr. Turgut Türkel, her yüz çocuktan yaklaşık üçünde kasık fıtığının oluşabildiğini kaydetti.

Dr. Turgut Türkel, fıtığın anne karnındayken oluşabileceği gibi çok hareketli çocuklarda da görülebileceğini belirtti. Genetik yatkınlığın önem arz ettiği fıtığın şişlik ve ağrıyla kendini gösterdiğini kaydeden Türkel, tedavi edilmediğinde bağırsak düğümlenmeleri, bağırsak ve yumurtalık çürümeleri, kısırlık gibi tehlikeli durumların oluşabileceğini ifade etti.

Kasık fıtığının vakit kaybetmeden müdahale edilmesi gerektiğinin altını çizen Türkel, “Fıtık ameliyathane şartlarında, genel anestezi altında veya bölgesel anestezi ile 15-20 dakika süren bir operasyonla yapılabilir. Küçük bir kesintiyle fıtık kesesine ulaşılır ve etrafındaki damar sperm kanalından ayrılarak dikilir” dedi.

Sol tarafa göre sağ tarafta fıtığın görülme riskinin yüksek olduğuna dikkat çeken Türkel, her iki testisinde torbada olması gerektiğini, torbanın bir veya iki tarafının boş olması durumunun inmemiş testis olarak tanımlandığını belirtti. Türkel, “Muayene sırasında çocuğun ağlaması, ıkınması sırasında karnın içi basınç artışıyla organlardan birinin kasık kanalına doğru ilerlemesiyle ortaya çıkar. Kasıkta şişkinlik göze çarpar” şeklinde konuştu.

Türkel, kasık fıtığının sadece erkeklerde değil, kız çocuklarda da görülebildiğini ancak ilk anda anlaşılmasının zor olduğunu ağrı, şişkinlik gibi belirtilerde mutlaka bir doktora başvurulması gerektiğini sözlerine ekledi.
0 yorum

Belki Kalbiniz 3 Kat Daha Fazla Tehlike Altında...

Kronik stres altındaysanız, her şeyin üstünüze geldiğini ve bununla başa çıkamayacağınızı düşünüyorsanız sadece ruhunuz değil kalbiniz de tehlike altında olabilir…

Hisar Intercontinental Hospital Kardiyoloji Bölümü Uzmanı Dr. Fatih Gümüşer’le D tipi kişiliği olanların hayatlarını nasıl yeniden gözden geçirmeleri gerektiğini konuştuk…

D tipi kişiliği olanların kalp damar hastalıkları yönünden normal nüfusa göre 3 kat daha yüksek risk altında bulunduğunu belirten Uzm. Dr. Gümüşer; “Kronik stres altında kalan, endişe, sinirlilik, kasvet gibi olumsuz duygulara eğilimli ve stresle baş etme yöntemlerini bulamayan kişiler, genellikle kendilerini sosyal olarak soyutlamıştır. Suskun ve özgüven eksikliği olan kişilerdir. Olumsuz duygulanıma eğilimlidirler ve bu duygularını kabul görmeme endişesi nedeniyle başkalarıyla paylaşmazlar. Toplumda %21 gibi çok ciddi oranda görülen bu problem kişilerin kalp sağlığını ciddi anlamda olumsuz yönde etkiler.”

D Tipi Kişiliğiniz Varsa Bu Önerileri Dikkate Alın…

• Öncelikle özgüveninizi kazanmak adına harekete geçin. Tek başınıza yapamayacağınızı düşünüyorsanız mutlaka psikolojik destek alın.

• Stres altında çalışıyorsanız; stresin kalp sağlığınız için en önemli tehdit olduğunu unutmayın.

• Stresle başa çıkmayı öğrenin; gerekirse profesyonel yardım alın.

• Düzenli uyuyun. Kaliteli bir uyku sağlıklı yaşamın vazgeçilmezlerindendir.

• Dengeli ve sağlıklı beslenin, spor yapın.

• Sosyal olmak için harekete geçin, hobiler edinin.

• Hayata pozitif bakın (pozitif olun), her şeye sinirlenmeyin.

• Düşmanlık beslemeyin, karamsar olmayın.

• Aile yaşamınızda problem yaşamamak adına ilişkilerinizi gözden geçirin ve düzeltmek için çalışın.

• Dertlerinizi anlatacak sırdaş edinin.

• Sigaranın dert ortağınız olmadığını anlayın ve hemen hayatınızdan çıkarın.

• Stresinizi azaltmak için aşırı yemek yemekten kaçının.

• Hipertansiyon, yüksek kolesterol gibi sağlık problemleriniz, ailenizde kalp hastalığı öyküsü varsa riskinizin daha da arttığını unutmayın ve kontrollerinizi aksatmayın.

0 yorum

Hayalinizdeki saçlar için 20 öneri

Saç kreminizden saç kesiminize, saç renginizden kullandığınız şekillendiricilere kadar saçlarınızla ilgili bilmeniz gereken ve hayal ettiğiniz saçlara kavuşmak için 20 öneri...

1. Çok kuru saçlar
Şampuanı sadece ellerinizle, ıslak saçın diplerine dağıtın ve hafifçe yedirin. Durularken incelerek saçın içinden akacak olan şampuan, saçları temizlemek için yeterlidir. Böylece saçlarınızın biraz daha kurumasını önlemiş olursunuz.

2. Normal saçlar
Şampuanı dairesel hareketlerle saça yedirin, hemen ardından iyice durulayın. Eğer başınızda şampuan artığı kalırsa, saçlarınız matlaşır ve kurur. Kural şu: Şampuanlamak için harcadığınız sürenin üç misli süreyi durulamak için kullanın. Saçlarınızın durulandıktan sonra gıcırdar gibi olması gerekiyor.

3. İkisi bir arada
Bu ürünler hem yıkar hem de bakım yapar. Pratiktir ama her gün kullanılmaya uygun değillerdir. Çünkü bu ürünlerin çoğunda silikon yağı vardır. Önce saçları yumuşak yaparlar. Fakat uzun vadede saç tellerinin yüzeyinde birikerek, saçı ağırlaştırabilirler. Haftada sadece 1 kez kullanın.

4. Ilık su ile durulayın
Kaşmir kazağınızı sıcak suyla tıkayamazsınız. Saçlarımız da aynı derecede hassas olduklarından, çok sıcak suyu sevmezler. Ilık su, saçların zarar görmemesi için ide3aldir. Hatta başarabilenler, saçlarını soğuk su ile yıkamalıdır. Soğuk su , saçlara mükemmel bir parlaklık verir.

5. En iyi fön stratejisi
Saçları yıkadıktan sonra dikkatle ayırın. Isıtılmış bir havluyla önden kurutun. Fön makinesini en düşük ayara getirip, saçları çok fazla karıştırmadan tam kuruyana kadar fönleyin: sonra fönü daha yüksek ısıya getirip, yuvarlak bir fırçayla şekillendirme işine girişin. Fön makinesini saçınızdan en az 15 santim uzak tutun.

6. Nazik olun
Islak saçlar, hafifçe şişmişlerdir. Dolayısıyla çabuk kırılabilirler. Taramak için ayrık dişli, mümkünse kauçuk veya ahşaptan, el yapımı bir tarak kullanın (Cinsi üstünde yazar. ) Ucuz plastik tarakları tercih etmeyin.

7. Çok mu streslisiniz?
Saçlarınızı yıkarken başınıza masaj yaparsanız, mutluluk hormonlarınızı aktive edersiniz. Parmak uçları ile daireler çizerek, şakaklardan saç diplerine doğru masaj yapın. Oradan tekrar kulaklara doğru inin. Sonra ensenize doğru devam edin. Bunları yaparken derin derin nefes alıp verin.

8. Ön yargıları unutun
Yağlı saçların her gün yıkandıkları zaman daha çabuk yağlandıklarıyla ilgili masalları unutun. Eğer kendinizi daha bakımlı hissedecekseniz, her gün duş alabilirsiniz. Önemli olan, yumuşak bir şampuan kullanmanız. Şampuanı saçınızda bekletmeyin ve hemen yıkayın.

9. Saç kremi
Kremi özellikle saçın aşağı sarkan kısımlarına ve uçlarına sürün. Saç diplerindeki ilk 3 santime gelmemesini sağlayın. Diplerde çıkan yeni saçların ek bir bakınma ihtiyacı yoktur.

10. Çok ince saçlar
İnce telli saçlar, yağlı ürünleri kaldıramazlar. En iyisi, nemli (veya kuru) saçlara nemlendirici sprey sıkmaktır. Sprey, statik elektrik oluşmasını ve saç tellerinin 'uçuşmasını’ engeller.

11. Tatilde bakım
Tatildeyken saçlarınız şekle girmiyorsa, bu durum bulunduğunuz yerdeki suyun içerdiği mineral oranından kaynaklanıyor olabilir. Çözüm için saçlarınızı yıkadıktan sonra içme suyu ile durulayın.

12. Koruma ve tamir
Omega-6 yap asitleri gibi lipit ve seramit içeren ürünler, saçların kırılmasını önler. Çünkü bu maddeler, saç lifleri içindeki çatlakları doldururlar ve fönden gelen sıcağa karşı korurlar.Saç kürleri yumuşacık yapar. Ama hangisini kullanmalı?

13. İnce telli saçlara kür uygulamak
Yoğun kür, ince telli saçları aşırı derecede yorabilir. Fakat yine de ara sıra böyle ekstra bir bakım uygulayabilirsiniz. Çözümü: Kürü saça, yıkamadan önce yedirin ve 10 dakika beklettikten sonra bildiğiniz şekilde saçlarınızı şampuanlayın.

14. Saç maskeleri
Maskeler, özellikle sıcak ortamlarda saça daha iyi nüfuz ederler. En ideali, kür maskesini, havluyla nemini aldığınız saçınıza, ince demetler halinde sürerek yedirin. Sonra saçınızı sıcak fönle ısıtın ve başınızı alüminyum bir folyoyla sarın, üstüne de ısıtılmış bir havlu dolayın. En az yarım saat etki etmesini bekleyin. Çok etkili bir başka yöntem de, buharlı ortamda saç maskesi uygulamaktır (yine aynı şekilde havlu altında)

15. Sarı, kızıl ya da kahve
Boyanın ömrünü özel bakım ürünleriyle uzatabilirsiniz. Yıkama sırasında, bakım kürlerinde ya da şekillendirici ürünlerde bulunan maddeler sayesinde saçlardaki renk pigmentleri tazelenir.

16. Çabuk kür uygulamak için
Saçınız uzunsa ve kürler çok vakit alıyorsa, artık dert değil! İnci proteini içeren çabuk kürleri uyguladığınızda saçınızı yıkamanıza gerek yok. Saçlarınızı ipek gibi parlak yapıyor.

17. Doğuştan güçlü ve kalın telli saçlar
Bu tip saçlar şekil aldıklarında adeta rüya gibidir. Fakat şekil almak istemezler ve asidirler. Doğru stratejiyle onları hükmünüz altına alabilirsiniz: a) Her gün yıkamayın, hatada 1-2 kez yıkamak yeterli.b) Her yıkamadan sonra saç kremini sürün ve her dört yıkamada bir maske uygulayın.

18. Vaks nasıl kullanılır?
Genellikle fönle şekil verilen katlı kesim, sürülen vaks yüzünden gene sarkmaya başlar. İste bu yağ krizine karşı bir yöntem var: Önce saçınıza sprey sıkın, biraz kurumasını bekleyin, sonra uçlara vaks sürün. Mükemmel olacak.

19. Çok fazla jöle kaçırdıysanız
Eğer saçlarınızı çok fazla jölelediyseniz ve taradıysanız, saçlarınız yağlı gözükebilir. Bunu önlemek için ürünü kabında (ya da tüpünde) önce fönle kısa bir süre ısıtın. Ürün daha iyi dağılacağından dolayı otomatik olarak dozu fazla kaçırmanızı da önlemiş olursunuz.

20. Saç spreyi ve parlatıcı
Havalandırıcı etki yaratmak için spreyi yukarıdan aşağıya doğru sıkmayın. Yoksa saçlarınızın üstünde ağırlık oluşur ve saçlarınız düzleşir. Onun yerine, saçları bukle bukle elinizle biraz yukarı kaldırın ve spreyi alttan yukarı olarak püskürtün. Uzun saçlarda: Başı geriye atın ve sprey bulutu aşağı doğru düşerken, saçlarınızı hafifçe silkeleyin.

0 yorum

Ayda ikiden fazla baş ağrın varsa doktora

Kış aylarında soğuk havaların gelmesiyle birlikte herkes baş ağrısının şiddetinden ve görülme sıklığından şikayet ediyor. 

Liv HOSPITAL Baş Ağrısı Merkezi'nden Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Ertaş "Özellikle migreni olan hastalar çok dikkatli olmalı" diyor ve uyarıyor: "Kesinlikle banyo yapıp dışarı çıkmayın ve başınıza bere takın."

Neden başımız ağrıyor?
Baş ağrısının en çok yaşandığı durumlar; migren ve gerilim tipi baş ağrıları. Gerilim tipi baş ağrıları daha çok sinirsel nedenlerle oluyor ve hafif geçiyor. Sıkıştırıcı bir ağrı olmuyor, zonklamıyor, bulantı yapmıyor, başı oynatmakla artış göstermiyor, çok şiddetli geçmiyor. Bu tip ağrılar aslında doğrudan doğruya stresle bağlantılı. Sadece gerilim tipi baş ağrısı yaşayanların oranı migren ağrısı yaşayanlara göre çok daha az. Baş ağrısı çekenlerde akla ilk gelen migren olmalı. Türkiye'de her dört kadından biri migren ağrıları yaşıyorken erkeklerde bu oran 12 erkekte bire düşüyor. Hiç migreni olmayıp sadece stres baş ağrılarından yakınan hastaların oranı ise yüzde 5 dolayında. Migren fiziksel bir hastalık. Migreni herhangi bir şey tetiklediğinde beyin zarında iltihaplanma, damarlarda şişme ve ağrı oluyor.

Migren kadınları daha çok vuruyor
Soğuk baş ağrılarını tetikleyebilir ama lodos kadar değil. Sadece gerilim tipi ve stresten baş ağrısı çekenler için soğuk bir tetikleyici değildir ama migren için tetikleyici olabilir. Bir migren atağı sırasında atağı durdurmanın hızlı ve etkili yollarından birinin başa çok soğuk uygulamak olduğunu unutmamak lazım. Başın üzerine buz konabilir ya da soğuk suyla yıkanabilir.

En büyük tetikleyici hava değişimi
Soğuk hava migrende tetikleyici de olabilir. Lodos ise migrende özellikle tetikleyicidir. Hava değişim dönemleri yani mevsim dönümleri daha çok tetikleyicidir. Kadınlarda çok daha fazla migren görülüyor ve hastaların önemli bir kısmı ev hanımı. Migrenli ev hanımları lodoslu günlerde dışarıyla temastan kaçınmalı. Migren tetikleyicisi olarak hava değişimi erkeklerde ilk sırayı, kadınlarda ise ikinci sırayı alıyor. Lodosla taşınan havanın üzerindeki bazı mikropartiküller migren için tetikleyici olabilir, iltihabi duruma sürükleyebilir. Hava durumu raporlarında da artık "Sahra çöl tozları yağmuru var" diye söylüyorlar. Diğer rüzgârlarla taşınan tozların böyle bir etki yapmadığı biliniyor ama lodosun böyle bir etkisi var. Bu yüzden pek çok migren hastası havanın lodoslu olduğunu baş ağrısından anlayabilir.

Bazı ağrılar günlük hayattan kopartır
Yineleyici veya rahatsız edici baş ağrısı olanlar doktora gitmeli. Bu ağrı sık oluyorsa mutlaka gidilmeli. Kadınlar erkeklerden 3 kat daha fazla migren ağrısı çekiyor. Ve kadınlarda ağrı erkeklere göre daha uzun sürüyor. Kadınlarda ortalama süre bir buçuk gün, erkeklerde ise bir gün. Bulantı ve kusma kadınlarda daha sık görülüyor. Kadınların daha şiddetli migren atakları olabilir. Hastaların çoğu genellikle ağrılarının çok şiddetli olduğundan yakınır. Ve genellikle günlük hayata devam edemeyecek, iş bile yaptırmayacak ağrılar çekerler.

Felç riski artıyor
Bir hastanın bir ayda ikiden fazla atağı oluyorsa mutlaka düzenli bir tedaviye alınmalı. Her gün ilaç alınarak migren ortadan kaldırılmaya çalışılmalı. Bir ayda iki defadan daha az ağrı çekenler de doktora gitmeli. Migren hastalarının beşte birinden auralı diye tabir edilen baş ağrısı görülüyor. Bu hastalarda bir tarafı görememe, gözünde ışık çakma, çizgiler görme gibi belirtiler oluyor. Ve bu belirtilere sahip olanların doğum kontrol hapı, östrojen içeren ilaçlar kullanması ya da sigara içmesi durumunda topluma göre 15 kat daha fazla felç riski ortaya çıkıyor. Auralı migreni olan bir kadın hem doğum kontrol hapı kullanır hem de sigara içerse bu risk 30 katına kadar çıkabiliyor. Bu yüzden migrenin tipinin ayırt edilmesi önemli. Özellikle auralı migrene sahip olanlar ayda bir ya da iki ayda bir ağrı çekiyorlar. Sık ağrı çekmedikleri için "Doktora gitmeme gerek yok" diye düşünmemeliler. Bu hastalığın tespiti için doktora başvurmak şart.
Prof. Dr. Mustafa Ertaş

Bu kurallara uyun, ağrıdan kurtulun
• Soğuk ve rüzgarlı havalarda başınızı bere, atkı gibi koruyucu bir şeyler örtün.
• Sabah banyo yapıp sokağa çıkmayın. Gece banyo yapıp saçınızı iyice kurutun. Banyo yapıp dışarı çıkarsanız başınız, soğuğu esintiyi daha çok hissedecektir.
• Rüzgarda durmayın. Başa doğrudan gelen rüzgarı önlemek çok önemli.
• Ev veya araçta klimayı doğrudan yüzünüze üfletmeyin. Çok şiddetli çalıştırmayın.
• Migreninizi lodos tetikliyorsa o gün dışarı çıkmamaya çalışın. Kapıyı bile açıp o havayı içeri aldığınızda evinizde lodosun etkisini yaşama şansınız var.
• Araba yolculuğunda pencereyi esintiyi hissedeceğiniz şekilde açmayın. Kapalı ortam migren için tetikleyici olabilir. Sigara gibi mesela. Ama yine de arabada içeri hava girsin diye doğrudan yüzünüze esecek şekilde camı açmayın.
• Saç kurutma makinesini ılık ayarda kullanın. Ne çok sıcak ne de çok soğuk olmalı. Vücut ısısına yakın olmalı ve hızlı üflememeli.
• Jöle sürmeyin. Çünkü jöle iletkenliği artırıyor. Aslında anneler çocuklara kızmakta çok haklı. Genç migrenli hastalarla büyük bir sıkıntımız bu.

0 yorum

Çocuğumu enfeksiyonlardan nasıl koruyabilirim?

Kış mevsimi, soğuklar herkesi etkiliyor, soğuk algınlıklarına yakalananlar iyileşmeye çalışıyor. Özellikle kış mevsiminde daha çok ortaya çıkan üst solunum yolları enfeksiyonlarından çocuklar daha çok etkileniyor. 

Aileler çocuklarını üst solunum yolu enfeksiyonlarından korumak için neler yapmalı, çocuklar nasıl beslenmeli? Liv HOSPITAL Çocuk Hastalıkları Bölüm Başkanı Prof. Dr. İpek Akman anlattı.

Solunum yolları enfeksiyonları enfeksiyonun yerleştiği bölgeye göre üst ve alt solunum yolları enfeksiyonları olarak ikiye ayrılır. Üst solunum yolu enfeksiyonu dediğimizde, kulak, burun, boğaz bölgesi enfeksiyonlarını, alt solunum yolu enfeksiyonları dediğimizde ise bronşitler ve zatürre dediğimiz enfeksiyonlar kastedilir. Üst solunum yolları enfeksiyonlarının nezle, boğaz ağrısı, kulak ağrısı ve ateş gibi bulguları olabilir. Çoğunlukla viral hastalıklardır ve antibiyotik tedavisine gerek duyulmaz. Bu gibi durumlarda hasta dinlenmeli ve beslenmesine dikkat etmelidir.

Vücut direnci yüksek tutulmalı
Tüm solunum yolu enfeksiyonları için önemli olan başlangıçta kişinin vücut direncini yüksek tutmasıdır. Vücut direnci düştüğü zaman enfeksiyon ilerleyebilir, olaya eklenen bakteriler enfeksiyonu ağırlaştırabilir. Alt solunum yolları enfeksiyonlarında öksürük ve göğüste yanma hissi, balgam çıkarma, nefes darlığı gibi şikayetler görülebilir. Genel durum bozukluğu, aşırı halsizlik ve ateş önemli bulgulardır. Örneğin zatürrede genellikle üşüme ve titreme ile birlikte yükselen ateş olabilir. Enfeksiyonu olan çocuğun uzman bir doktor tarafından değerlendirilmesi ve tedavisinin planlanması gereklidir.

Sık enfeksiyon geçiren bir çocuğun bağışıklık sistemi zayıf mıdır?
Vücudumuzun hastalıklara karşı bir savunma mekanizması vardır. Beş yaşından küçük çocukların bağışıklık sistemi henüz gelişimini tamamlamamıştır. Enfeksiyonlar erişkine göre daha sık ve daha ağırdır. Bazı çocuklarda genetik bir sorun sonucu çocuğun bağışıklık sisteminde kalıcı bir eksiklik bulunabilir. Bu çocuklar çok sık hastalanırlar, hastaneye yatmaları gerekebilir. Bu durumun bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekir.

Enfeksiyonlardan korunmak için beslenme nasıl olmalıdır?
Beslenme bozuklukları bağışıklık sistemi zayıflatarak sık enfeksiyonlara yol açabilir. Özellikle 1 yaşına kadar anne sütü ile beslenmiş bebekler sütteki koruyucu hücreler ve antikorlar sayesinde daha az enfeksiyon geçirirler. Daha ileriki yaşlarda tüm besin gruplarını dengeli oranlarda içeren, yaşa uygun beslenme programı bünyeyi güçlü tutar. Sağlıklı beslenen kişinin sürekli vitamin alması gerekli değildir. Bilimsel açıdan vitaminlerin solunum yolları enfeksiyonlarına karşı koruyucu bir özelliği olduğu gösterilmemiştir ancak vücutta bir takım vitaminlerin eksik olduğu saptanırsa vitamin kullanılabilir. Vitaminleri doğal gıdalardan almak daha yararlıdır. Örneğin turunçgillerin bol tüketimi önerilir. Zayıflık gibi aşırı kilo da pek çok soruna yol açar. Obez çocuklarda da enfeksiyonlara yatkınlık artmıştır. Bu çocuklarda üst solunum yollarında yağ birikimi sonucu daralma olabilir, sık enfeksiyon görülebilir.

Enfeksiyon riskini arttıran nedenler
• Çocuğun bulunduğu ortamın kalabalık olması çocukların birbirlerine enfeksiyon bulaştırma ihtimalini arttırır.
• Kreşe yeni başlayan çocuk o sene farklı mikroplarla tanışarak sık enfeksiyon geçirebilir.
• Solunum yolu enfeksiyonuna neden olan mikroplar hasta kişilerin bulunduğu ortamda solunan havadan nefes yoluyla veya öpüşürken, el sıkışırken ortaya çıkan damlacık enfeksiyonu yoluyla alınır. Bu nedenle el yıkamasına dikkat etmenin solunum yolu enfeksiyonlarından korunmada birincil koruma yöntemi olarak da kabul edilir.
• Kış ayarında kapalı mekanlarda bulunulması enfeksiyonu olan bir kişinin diğerlerine de enfeksiyonu bulaştırmasına neden olabilir.
• Havalandırmasız veya sigara içilmiş kapalı ortamlarda bulunma, toplu taşıma araçlarının daha sık kullanılması enfeksiyonların yayılmasını kolaylaştırır.
• Alerjisi olan çocuklarda burun tıkanıklığı sıktır, sinüzite yatkınlık vardır.
• Sigara dumanına maruz kalan çocuklarda hem alt hem üst solunum yolu enfeksiyonları daha sıktır.

Hangi aşıları yaptırarak enfeksiyonlardan korunabiliriz?
Çocuğun tüm aşıları düzenli olarak yapılmalı ve kayıt tutulmalıdır. Zatürre (pnömokok) aşısı da son 2 yıldır artık aşı şemamızda yer almakta ve tüm bebeklere uygulanmaktadır. Çocuğunuz 2 yaşından büyükse doktorunuza sorarak aşılanma durumunu öğrenmeniz yararlı olur. Risk gruplarının her yıl sonbahar aylarında influenza (grip) aşısını yaptırması gerekir. Bu yıl salgın yapan pandemik influenza (H1N1) virüsüne karşı üretilen aşının kullanılması risk grubundaki kişiler (5 yaşından küçükler, hamileler, kronik hastalığı olan erişkinler) için hayati öneme sahiptir. 6 aydan küçük prematüre bebekler (doğum ağırlığı < 1500 gram ve solunum desteği almışlarsa) doktorları kontrolünde kış ayları boyunca RSV enfeksiyonundan koruyucu antikor içeren bir ilaç kullanılmalıdır.

Gribin soğuk algınlığından farkı nedir?
Grip virüsünün A, B, C tipleri vardır. A tipi hem hayvanlarda hem de insanlarda enfeksiyona yola açabilir. Bu virüs her yıl antijenleri yeniler. Örneğin kuş gribi (H5N1) enfekte kümes hayvanlarını tüketen insanlara bulaşan ve ağır hastalığa ve ölüme yol açabilen bir A tipi virüsüdür. H5N1 insandan insana temas ile bulaşmaz. Domuz gribi (H1N1) ise insandan insana bulaşıcılığı yüksek bir grip virüsüdür. Hastalığın seyri sağlıklı erişkinler için hafiftir. Ateş, halsizlik, iştahsızlık, kas ağrıları, boğaz ağrısı, öksürük ve ishale yol açabilir. Ateş genellikle 3 günden kısa sürer. Olguların bir kısmında orta kulak iltihabı ve zatürre gelişebilir. Vücut direnci düştüğünden olaya bakteriler eklenip enfeksiyon ağırlaşabilir. Soğuk algınlığı ise genellikle rinoviruslara bağlı gelişir. Nezle, boğaz ağrısı, ses kısıklığına yol açabilir. Ateş yoktur veya hafiftir. Bulgular ortalama 1 haftada düzelir, ancak 1 yaşından küçük çocuklar bronşiyolit açısından riskli oldukları için bir doktor tarafından değerlendirilmelidir. Genel hijyen kurallarına uyma (el temizliği, aşırı kalabalıktan kaçınma, yeterli havalandırması olan ortamlarda bulunma), sigara dumanına maruz kalmama, iyi beslenme ve en önemlisi aşılama enfeksiyonlardan korunmada etkin yöntemlerdir.

0 yorum

Göz altı torbalarına pratik çözüm

Göz altında cilt yüzeyine yakın bölgedeki kan damarları, bu bölgenin daha hassas olmasına ve daha çok bakıma ihtiyaç duymasına neden olur. Oldukça ince ve hassas olan bu bölgede farklı sebeplerden kaynaklanan torbalar oluşabilir. 

Evoria uzmanları, göz altı torbaları sorunundan kurtulmak isteyenlere pratik çözüm önerileri sunuyor.

Uykusuzluk ve yorgunluk baş düşman

Yetersiz uyku, tüm ciltle beraber gözlerinde yorgun ve kötü görünmesine sebep oluyor. Yorgun bir cilt göz altlarının daha karanlık ve koyu görünmesine neden olur. Aniden çıkan toplantıya yorgun gözlerle katılmak istemiyorsanız göz altlarına acil çözüm için göz bakım “roll-on” kullanabilirsiniz. Evoria.com’da indirimle satışa sunulan Garnier Kafeinli Göz Roll-On acil durumlarda kurtarıcınız olacaktır. İçindeki kafein sayesinde göz çevresi uyarılır ve yorgun görüntü ortadan kaybolur.

Göz altı torbalarının en büyük nedeni stres

Gün içinde bilgisayar başında uzun saatler çalışmak, hızlı yaşam temposu, stresli iş hayatı gibi etkenlerden dolayı göz altlarında koyu halkalar oluşabilir. Eğer yaşam şeklini değiştiremiyorsanız, dışarıdan destek almalısınız. Evoria uzmanları Shiseido White Lucency Perfect Radiance Brightening Eye Treatment - Göz Çevresi Aydınlatıcı Göz Bakımı’nı öneriyor. Göz çevrenizde oluşan bu kötü görüntü biraz bakımla ortadan kalkabilir.

Kalıtımsal nedenler

Gözlerin altında koyu renkli alanlar, genelde kalıtımsal sebeplerle genetik olarak ortaya çıkıyor. Bu durumda ailenin diğer üyelerinde de benzer etkiler gözlemleniyor. Böyle bir durumda, cilt rengini açacak destekleyiciler kullanmak cildin daha aydınlık daha parlak görünmesini sağlayacaktır. Evoria.com’da satışa sunulan Shiseido White Lucency Perfect Radiance Brightening Eye Treatment - Göz Çevresi Aydınlatıcı Göz Bakımı bu konuda sizin en büyük yardımcınız olacaktır.

Göz altı torbaları için düzenli krem kullanın

Belirli bir yaştan sonra göz çevresindeki deride kırışmalar başlar ve kararmalar meydana gelir. Deri kıvrımları, gözlerin altında kabarıklık yaratmaya başlar. Dışarıdan destekleyerek bu kırışıklar en aza indirilebilir. Evoria.com’da satışa sunulan Physicians Formula Intensive Wrinkle Corrector Eye Cream - Yoğun Kırışıklık Düzeltici Göz Kremi ile göz altı torbalarına çözüm bulabilirsiniz. Düzenli kullanım sonucunda gözle görülebilir değişikliği farkedeceksiniz.

Yatmadan önce makyaj temizlenmeli!

Gün boyu makyajdan dolayı nefes almayan ciltte özellikle hassas yapıya sahip göz altlarında torbalanma görünür. Makyaj temizliği konusunda ihmalkar davranmak göz torbalarının oluşumuna neden olabilir. Makyajı iyi temizlemeden uyumak gibi özensizlikler, göz çevrenizde hemen kendini gösterir. Ayrıca zayıf etkili makyaj temizleyicileri kullanmak da, göz çevresinin zorlanmasına neden olur. Evoria uzmanları Biotherm Biosourche Biocils Special Waterproof - Göz Makyaj Temizleyici gibi ürünlerle göz makyajını kolaylıkla çıkaracak solüsyonlar kullanmanızı öneriyor.

Güneş ışığına dikkat

Güneşe maruz kalındığında göz altındaki melanin seviyesi artar. Artan bir düzeyde deri pigmentasyonu olur. Bunun için güneş ışığına krem sürmeden çıkmamak gerekiyor. Güneş ışığından sağlıklı şekilde yararlanmak için iyi bir nemlendirici kullanmanız yerinde olacaktır. Bunun için Evoria.com’da satışa sunulan Biotherm Rides Therapie Yeux - Göz Çevresi Bakım Kremi kullanabilirsiniz.

0 yorum

Ağız kokunuz hangi hastalığın habercisi olabilir?

Ağız kokusu, günümüzde, özellikle medeni toplumlarda sosyal ve psikolojik problemlere neden olan bir yakınmadır. Ağız kokusunu bir hastalık olarak tanımlamak zor olmakla beraber bir çok hastalığa eşlik edebilir veya habercisi olabilir.

Diş Hekimi Yeşim Tüfekçi Hemiş'e ağız kokusunun hastalık habercisi olup olmadığını sorduk. İşte bize verdiği çarpıcı açıklamalar...

"Ağızdan gelen rahatsız edici kokuya "ağız kokusu" veya "halitosis" denir. Ağız kokusunu fizyolojik ve patolojik olarak ikiye ayırmak mümkündür.

Fizyolojik diğer bir deyişle normal kabul edilen ağız kokusu birey sabah uyandığında dil sırtında üreyen bakterilerin veya sindirim kanalında biriken gazların oluşturduğu kokudur.

Dişleri ve dil sırtını fırçalamak, gerekirse çinkolu ağız gargaraları kullanmakla önüne geçilebilir.
Beslenme sonrası meydana gelen ağız kokusu da normal kabul edilir. Örneğin sarımsak yiyen kişilerde kanda biriken aromatik gazlar nefes yoluyla atılırken ağız kokusuna neden olurlar. Bu tip kokular tedavi gerektirmez.
Patolojik ağız kokusu ise gerçek halitosis dediğimiz tedavi gerektiren ağız kokusudur.

Ağız kokusunun nedenleri öncelikle ağız içinde aranmalı; ağızda çürük diş, dişeti iltihabı, temizlenemeyen uyumu bozulmuş protezler varsa gerekli tedaviler uygulanmalıdır.

Ağız içinde böyle bir durum yoksa veya tedavi sonrasında da kişi ağız kokusundan şikayet ediyorsa diğer etkenler gözden geçirilmelidir. Bu diğer etkenler arasında

*Üst ve alt solunum yolu iltihapları
*Şeker hastalığı
*Karaciğer veya böbrek yetmezliği
*Metabolizma bozuklukları sayılabilir
*Ayrıca açlık, oruç tutma, diyet, hamilelik gibi durumlarda da ağız kokusu oluşabilir.

Daha önce de belirtildiği gibi ağız kokusunun nedeni öncelikle ağızda araştırılmalıdır. Diş çürükleri ve dişeti iltihabı ağız kokusunun önemli nedenlerindendir. Eskimiş protezler kontrol edilmeli gerekiyorsa değiştirilmelidir. Ağız bakımına önem verilmeli diş hekiminin önerisi doğrultusunda diş fırçalamanın yanı sıra diş ipi, ağız duşu gibi yardımcı ürünlerden faydalanılmalıdır.

Bunların dışında daha fazla su içmek, basit şeker tüketimini azaltmak, lokmaları iyi çiğnemek, sakız, ağız gargarası gibi ürünler kullanmak, sigara içmemek gibi önlemlere başvurulabilir."

0 yorum

Doğumsal kalp hastalıklarında risk faktörleri

Türkiye’de yılda yaklaşık 11 bin 520 çocuk doğumsal kalp hastalıklarıyla dünyaya geliyor

Her bin çocuktan sekizini etkileyen doğumsal kalp hastalıklarının nedeni tam olarak bilinmese de bazı hastalarda akraba evliliği, anne babada veya ailelerinde doğuştan kalp hastalığı bulunması, hamile iken annenin kızamıkçık gibi enfeksiyonlar geçirmesi, o dönemde röntgen filmi çektirmesi veya bilinçsiz ilaç kullanma gibi nedenler gözlemleniyor.

Bazı durumlarda doğumsal kalp hastalığı görülme riskinin daha yüksek olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Kalp Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı, Kalp Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Sertaç Çiçek, annede doğumsal kalp hastalığı varsa, bebekte hastalık görülme riskinin yüzde 10’lara kadar çıkabildiğini belirterek bu oranın kardeşlerden birinde doğumsal kalp anomalisi olması durumunda üç-dört kat arttığını dile getiriyor.

Türkiye’de yılda yaklaşık 11 bin 520 çocuk doğumsal kalp hastalıklarıyla dünyaya geliyor. Bunların dört bine yakını da hastalığı tedavi edilmediği takdirde ilk yıl içinde hayatını kaybedecek kadar ciddi sorunlar yaşıyor. Annenin diyabet gibi metabolik hastalıkları, gebeliğin ilk aylarında geçirilen bazı viral enfeksiyonlar, kullanılan ilaçlar, anne babada ya da ailenin önceki çocuklarında doğumsal kalp hastalığı olması bebeğin kalp hastalığı riskini artırsa da birçok vakada hiçbir neden bulunmuyor.

Teknolojideki gelişmelerin kalp damar cerrahisine olumlu yansımaları sayesinde kalp hastalıklarıyla doğan çocukların büyük bölümünün cerrahi tedaviyle normal bir yaşam sürdürebildiğini söyleyen Prof. Dr. Sertaç Çiçek, “Bebeklerdeki doğumsal kalp hastalıkları, genetik veya çevresel birçok nedene bağlı olarak ortaya çıkarken down sendromu gibi kromozom anomalilerinde, birden fazla organı veya sistemi tutan sendromların varlığında, doğumsal kalp hastalığı riski artıyor” dedi.

Bir bebeğin kalbinin ve ana damarlarının, anne karnında sekizinci haftada tamamlandığını belirten Prof. Dr. Sertaç Çiçek, o dönemde herhangi bir nedenle kalp yapısında bozulma oluşan bebeklerin doğumsal kalp hastalığıyla dünyaya geldiğini söyledi. Prof. Dr. Çiçek, “Erken tanı da çocuk kalp cerrahisi uzmanlarının bebeği anne karnında izlemeye başlayarak, doğum sonrasında yapılacak girişimsel uygulama ya da cerrahilere hazırlanmasına yardımcı oluyor” diye konuştu.

RİSK FAKTÖRLERİNİ EN AZA İNDİRMEK MÜMKÜN
Bu hastalıkların nedeninin yüzde 90’ının bilinmediğini ancak kalan yüzde 10’luk bölüm için önlem alınabildiğini söyleyen Prof. Dr. Çiçek, “Annenin diyabet gibi bilinen rahatsızlıklarının kontrol altına alınması, gebelik için uygun olup olmadığının hekimlerce incelenmesi, alkol ya da madde kullanımı varsa bunların bırakılması gibi önlemler alınarak bilinen risk faktörleri en aza indirilebiliyor” dedi. Risk grubunda olanların mutlaka gebelik süresince gerekli incelemeleri yaptırmaları, doğumdan sonra ilk kontrollerin yapılması ve bebeğin çocuk kardiyoloji merkezlerinde izlenmesini de alınabilecek tedbirler arasında sıralayan Prof. Dr. Çiçek, ilk bebeğinde doğumsal kalp hastalığı bulunan annelerin ikinci gebeliklerini planlayarak ve hekimiyle işbirliği içinde gerçekleştirmesinin önem taşıdığını belirtti. Prof. Dr. Çiçek, sağlıklı doğan, hiçbir şikayeti olmayan, sadece çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı tarafından izlenen bebeklerin de mümkünse iki yaş civarında bir kez çocuk kardiyoloji uzmanlarınca muayene edilmesini önerdi.

AİLELER NE TÜR ÖNLEMLER ALABİLİR?
Bu çocukların hekimleri tarafından verilen ilaçları düzenli kullanması ve kontrollerinin aksatılmamasının önemine değinen Prof. Dr. Sertaç Çiçek, grip ve RSV aşısı gibi özel tip bazı aşılar da dahil olmak üzere, rutin aşıların hepsinin normal zamanlarında uygulanması gerektiğini belirterek, “Çocuğun beslenme sorunu varsa mutlaka çocuk hekiminden yardım alarak, daha konsantre ve yüksek kalorili mamalar kullanılması gerekebiliyor. Bu çocuklarda diş ve ağız hijyenine de özen gösterilmesi, enfeksiyon riski nedeniyle kalabalık ve kapalı ortamlardan uzak durulması önem taşıyor” diye konuştu.

DUYULAN HER ÜFÜRÜM HASTALIK OLMAYABİLİR
Prof. Dr. Sertaç Çiçek
Kalp sesleri arasında duyulan üflemeye benzer seslerin tamamına “üfürüm” dendiğini belirten Prof. Dr. Çiçek, doğumsal kalp hastalıklarının hemen hemen hepsinde kendine özgü üfürümler duyulduğunu söyleyerek “Kalbinde üfürüm duyulan her çocuğun bir çocuk kardiyoloğu tarafından muayene edilip, birtakım incelemeler yapılması önem taşıyor. Ancak çocukluk çağında “masum üfürüm” olarak adlandırılan ve hiçbir kalp rahatsızlığı olmadan da duyulan müzikal bazı üfürümlerin varlığının unutulmaması gerekiyor. Bu ayrımın da mutlaka bir çocuk kardiyoloji uzmanı tarafından yapılması öneriliyor çünkü masum üfürümler her zaman hastalık üfürümleri ile karıştırılabiliyor” diye konuştu.

BU FAKTÖRLERE DİKKAT!
“Doğuştan gelen kalp hastalıklarının çoğunun nedeni tam olarak bilinmiyor ancak hastaların bir kısmında akraba evliliği, annede, babada veya ailelerinde doğuştan kalp hastalığı bulunması, hamile iken annenin kızamıkçık gibi enfeksiyonlar geçirmesi, o dönemde röntgen filmi çektirmesi veya bilinçsiz ilaç kullanma gibi nedenler görülebiliyor” diyen Prof. Dr. Sertaç Çiçek hastalığın bunlara bağlı olup olmadığını bilmenin genellikle mümkün olamadığını dile getirdi. Çoğu zaman neden saptanamadığını söyleyen Prof. Dr. Sertaç Çiçek, “Ancak bazı durumlarda doğumsal kalp hastalığı görülme riskinin daha yüksek olduğu biliniyor. Annede doğumsal kalp hastalığı varsa, bebekte hastalık görülme riski %10’lara kadar çıkabiliyor. Kardeşlerden birinde doğumsal kalp anomalisi varsa, diğer çocuklarda görülme riski de üç-dört kat artıyor” dedi. Prof. Dr. Sertaç Çiçek bunun yanı sıra insüline bağımlı diyabet hastası annelerin bebeklerinde hastalık görülme riskinin diğer bebeklere göre üç-dört kat daha yüksek olduğunu söyleyerek, “Anne gebeliğin ilk sekiz haftasında içinde teratojen ilaçlara (alkol, hidantoin, amfetamin, trimetadion, lityum gibi), röntgen ışınlarına veya kızamıkçık ile toksoplazma gibi enfeksiyonlara maruz kalmışsa doğacak bebekte bu hastalığın görülme riski artıyor. Bu nedenlerin önlenebilen ve öngörülenlerinden sakınmak, düzenli aralıklarla hekim kontrolünden geçmekse önem taşıyor” şeklinde konuştu.

0 yorum

Cildinizi Kışın Yenileyin

Sivilce, leke gibi cilt kırışıklıkları ve hastalıkları yaz aylarında alevleniyor. Ancak bu problemlerin tedavisinin kış aylarında yapılması çok daha sağlıklı sonuçlar veriyor. 

Liv HOSPITAL Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Gonca Gökdemir "Özellikle kış aylarında herkes daha uz su tüketiyor. Bol su içerek cilt yapısına uygun doğru müdahaleyi uzmana yaptırarak daha sağlıklı, parlak ve pürüzsüz bir cilde sahip olmak mümkün. Doç. Dr. Gonca Gökdemir kış aylarında yapılması gereken tedavileri anlattı.

Cilt lekelerine elveda!
Cilt lekeleri farklı nedenlere bağlı oluşabilir. Gebelik dönemi, bazı ilaçların kullanımı, aşırı güneşe maruz kalma, solaryum, bazı hormonal hastalıklar ve genetik faktörlere bağlı cilt lekelenmeleri görülür. Leke tedavisinde önemli olan renk değişikliğine neden olan hücrelerin ciltteki derinliğidir. Cildin üst kısımlarında oluşan lekeler daha koyu renktedir, tedavileri daha kolaydır. Derin lekeler daha açık renktedir ve tedavileri daha zordur. Leke tedavilerinde kimyasal soyma işlemleri ve fraksiyonel lazer tedavileri uygulanır. Bu tedaviler cildi güneşe karşı daha hassas duruma getirir. Ayrıca güneş, lekelenmenin en önemli nedenleri arasındadır. Bu yüzden bu tedaviler mutlaka kış aylarında yapılmalıdır.

Her yaşın sorunu; akne
Akne, derideki yağ bezlerindeki yağ üretiminin artması ve iltihaplanması sonucu ortaya çıkar. En sık ergenlik döneminde görülmekle birlikte her yaşta akne sorunu yaşanabilir. Erişkin yaşlarda ciltle uyumlu olmayan kozmetik maddelerin kullanılması, bazı ilaçlar ve hormonal hastalıklar akne oluşumuna neden olabilir. Akne tedavisinde haricen kullanılan kremler içinde bulunan retinoik asit, benzoil peroksit, tetrasiklin gibi maddeler yaz aylarında kullanılamaz. Eğer kullanılırsa ciltte lekelenmelere neden olabilir. Akne tedavisinde etkili olan ve ağızdan alınan bazı antibiyotikler ve A vitamini ilaçları güneşe karşı hassasiyeti artırır. Ayrıca bu ilaçlar cildin kurumasına neden olur. Bu durumu önlemek için önerilen kremlerin yaz aylarında kullanılması hastalar için konforlu değildir. Çünkü yaz aylarında terleme ile bu kremlerin etkisi kısa zamanda geçer.

PRP'yle akne izlerine veda edin!
Akne zamanında tedavi edilmediğinde bazı cilt tiplerinde iz oluşumuna neden olur. Bu izler kişilerin görünümlerini önemli ölçüde etkilemekte ve sosyal ortamdan izolasyonuna yol açar. Akne izlerinin tedavisinde en önemli nokta doğru dermatolojik muayenedir. Dikkatli bir muayene ile akne izlerinin değerlendirilmesi yapılmalı ve tedavi stratejisi buna göre belirlenmelidir. Akne izleri tedavisinde en sık kullanılan yöntemler kimyasal soyma, fraksiyonel lazer uygulamaları, PRP (trombositten zengin plazma), dermaroller uygulaması , dolgu injeksiyonlarıdır. Bu tedavilerin çoğu cildi güneşe karşı hassaslaştırdığı ve güneşle lekelenmeye yol açabileceği için yaz aylarında uygulanmamalıdır.

Mezoterapiyle gençleşin
Ciltte yaşla birlikte oluşan kırışıklıklar, lekelenmeler, cilt renginde matlaşma gibi problemlerin tedavisinde pek çok yöntem kullanılır. Cilt gençleştirme için uygulanan botoks ve dolgu injeksiyonları her mevsimde yapılabilir. Cildin mat rengini gidermek için uygulanan vitamin uygulamaları mezoterapi şeklinde yapılır. Mezoterapi cilde parlaklık ve canlı bir görünüm verir. Mezoterapi uygulamaları da her mevsimde yapılabilir. Cilt gençleştirmek için yapılan kimyasal soyma, fraksiyonel lazer ve dermaroller tedavileri kış aylarında yapılmalıdır. PRP tedavisi, cilt gençleştirmek için son yıllarda geliştirilen bir yöntemdir. Cildin yaş ile birlikte hasara uğramış yapıların onarılmasını sağlar ve cildin daha gergin ve parlak görünümüne neden olmaktadır. PRP tedavisi her mevsimde uygulanabilir.

Pürüzsüz bacaklar için lazer tedavisi
Bacaklarda deri yüzeyinde görülen ince damarlanmaların tedavisi lazer uygulamaları ile kolayca giderilir. Bu damarlanmalar genetik faktörlere veya cildin derin kısımlarında bulunan varislere bağlı oluşur. Lazer uygulama öncesi derin damarların durumunun araştırılması için ultrason ile inceleme yapılmalıdır. Lazer uygulaması sonrasında, uygulama bölgelerinde kahverengi renk değişikliği ve sonraki dönemlerde kabuklanma oluşur. Bu dönemde güneşten korunma çok önemlidir, çünkü güneşe bağlı lekelenmeler olabilir.

0 yorum

Kronik yorgun musunuz hasta mı? Test edin...

Özellikle kış aylarında daha fazla görülen üst solunum yolu hastalıklarının nedeninin mi sonucunun mu kronik yorgunluk olduğunu Hisar Intercontinental Hospital Kulak Burun Boğaz Hastalıkları ve Baş Boyun Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Seyhan Alkan’dan öğrendik…

Önce Yorgunluğunuzun Nedeni Belirleyin!
• Stres altında mısınız?
• Kendinizi tükenmiş mi hissediyorsunuz?
• Diyetinizi mi değiştirdiniz?
• Yeterince dinlenemiyor musunuz?
• Uykunuzun kalitesi mi yok?
• Bu aralar çok mu yoğunsunuz?
• Tıbbi problemler mi yaşıyorsunuz?
• Kullandığınız ilaçlar mı sizi yorgun düşürüyor?
• Psikolojik nedenlerle mi yorgun hissediyorsunuz?

Yorgunluk Ruhunuzu ve Bedeninizi Sararsa…

Vücut oksijenlenmesi bozulur. Oksijen yetersizliğinin belirtileri ise baş ağrısı, bitkinlik, yorgunluk, çalışma gücünün zayıflaması, yaşam sevincinin azalması, erken yaşlanma, hayati önem taşıyan organların yıpranmasıdır. Oksijen yetersizliğinde damarlar, beyin, kalp, eklemler, omurilik ve akciğerlerde fonksiyon bozuklukları meydana gelir ve çeşitli hastalıklar ortaya çıkabilir. Üst solunum yolu oksijenin vücuda giriş kapısıdır. Oksijenin akciğerlere dolayısıyla vücuda ulaşabilmesi için üst solunum yolumuzun açık ve sağlıklı olması gerekir.

Kış Mevsimi = Yorgunluk Mevsimi mi?

Kış aylarında bulaşıcı ve alerjik hastalıklar, hava kirliliği gibi nedenlerle üst solunum yolu problemlerinin sıklığı 4-5 kat artar. Anatomik ve kronik üst solunum yolu problemleri olan insanların şikayetleri daha sık, daha inatçı ve daha uzun sürer. Çok sık doktora başvurmak ve çok sık ilaç kullanmak zorunda kalırlar. Bu nedenle yorgunluk, bitkinlik, isteksizlik artar. İş hayatı verimliliği, sosyal ilişki performansı ve ruh sağlığı bozulabilir. Vücudumuzun ihtiyacı olan oksijen miktarını karşılamayan bedenlerde yorgunluk kaçınılmazdır. Bu nedenle hava yolunu tıkayan burun içi eğrilikler, burun eti büyümeleri, kronikleşmiş ve fark edilmeyen kronik sinüzitler, alerjiye bağlı burun içinin yaygın şişmesi, geniz eti, yumuşak damak ve küçük dil iriliği, pozisyonu, bademciklerin normalden çok iri olması, dilimizin iri ve ağız boşluğuna sığmaması, çenemizin küçük ya da geride yerleşmesi, ses tellerimizde yerleşen polipler de kronik yorgunluk sebebi olabilir.

Kronik Yorgunluğunuz mu Var? Üst Solunum Yolu Enfeksiyonunuz mu?

• Kış ayı geldiğinde çok sık hastalanıyor, çok sık ilaç kullanıyor buna rağmen hastalığınız geçmiyorsa,
• Yorgunluk, bıkkınlık, tükenmişlik hissiniz artıyor; iş performansınız azalıyorsa bütün bunlara kulak burun
boğaz bölgenizdeki şikayetleriniz (Hava yolunu tıkayan burun içi eğrilikler, burun eti büyümeleri, kronikleşmiş ve fark edilmeyen kronik sinüzitler, alerjiye bağlı burun içinin yaygın şişmesi, geniz eti, yumuşak damak ve küçük dil iriliği, pozisyonu, bademciklerin normalden çok iri olması, dilin iri ve ağız boşluğuna sığmaması, çenenin küçük ya da geride yerleşmesi, ses tellerimizde yerleşen polipler de kronik yorgunluk sebebi olabilir.) artarak ekleniyorsa,
• Burun tıkanıklığı, sabahları olabilen hapşırma, burun ve boğazda kaşıntı, boğazda gıcık ve geniz akıntısı hissi,
yorgunluk, baş ağrısı, sürekli soğuk algınlığı olma haliniz varsa yorgun değil hasta olabilirsiniz.

Üst Solunum Yolu Enfeksiyonlarından Korunmak İçin…
• Günde ortalama 8 saat uyuyun.
• Düzenli beslenin.
• Hızlı yemek yemeyin.
• Fastfood gıdalardan uzak durun.
• Uykudan 2 saat önce gıda alımını kesin.
• Bol su tüketin.
• Düzenli egzersiz yapın.
• İdeal kilonuzu koruyun.
• Viral üst solunum yolu enfeksiyonlarında bilinçsiz antibiyotik kullanmayın.
• Alerjik rahatsızlıklarınız varsa doktor kontrolünde ilaçlarınızı düzenli olarak kullanın.
0 yorum
 
Kadın Sağlıklı Yaşam : Web sitesi | NetWork Grup | üyesidir
Copyright © 2011. Kadın ve Sağlık - Tüm hakları saklıdır
Kadın Sağlıklı Yaşam Websitesi sayfaları NetWork Grup
tarafından hazırlanmıştır
LOGO4