Bugün yayına giren yazılar
print this page
Son Yazılar

Brokoli kansere karşı panzehir olabiliyor!

Günlük hayatımızda alabileceğimiz basit ama çok faydalı önlemleri açıklandı. Brokolinin kanseri önleyici özelliği dışında içerdiği flavonoidler bakımından bağışıklık sistemini güçlendirdiği, kalp hastalıklarına yakalanmada, kalp krizi riskini azaltmada rol oynadığı ve vücudun hormon dengesini sağladığı açıklanırken, radyasyona karşı da ev ve işyerlerinde kaktüs yetiştirilmesini önerildi.

Ekim ayının Meme Kanseri Bilinçlendirme Ayı olması nedeniyle bir açıklama yapan Dr. Sinan Akkurt, meme kanserinin tedavi edilebilir bir hastalık olduğuna ve çıkabilecek belirtilerde mutlaka hekim kontrolüne gidilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Meme kanseri riskine karşı haftada 1 ya da 2 kez brokoli yenilmesini öneren Akkurt, A, C, E ve karotin bakımından zengin bir yapıya sahip olan brokolinin antioksidan bakımından da zengin olmasının hücreleri serbest radikallere karşı koruduğunu, "sülforafan" zengini olan brokoli filizinin tam bir panzehir görevi üstlendiğini belirtti.

Akkurt'un verdiği bilgilere göre, brokolinin tohumundan yeni çıkmış olan brokoli filizleri, erişkin bir sebzeye göre 50 kat daha fazla sülforafan taşıyor. Sülforafan maddesi kanserli hücrelerin büyümesini engellemekle birlikte onları öldürebiliyor. Yapılan klinik araştırmalarında meme kanseri olan kadınlara brokoli, kıvırcık lahana, beyaz lahana ve karnabahar gibi besinler verilerek, meme kanseri riskinin yüzde 50 azaltıldığı, kimilerinde ise tamamen iyileşme belirtisi gösterdiği görülmüş durumda. Ayrıca brokoli içerisinde bol miktarda göğüs kanseri riskini azaltan 'indole" adlı bir madde içeriyor. Bu besin göğüs kanserine neden olan östrojen bozukluklarını engelliyor.

Brokoliyi iyice yıkadıktan sonra, çay, çorba, yemek ve çiğ şeklinde salata olarak tüketebileceğimizi hatırlatan Akkurt, Omega 3 doymamış yağ asitlerine sahip olan balıkyağı ve arıların kovanlarını izole ettikleri propolis maddesinin de kanserle savaşta destek olabileceğinin araştırmalarda görüldüğünü açıkladı.

Dr. Akkurt, hastalıkla ilgili alternatif tedavi metotlarının da geliştiğine değinerek, yardımcı tedavi metodu olarak biorezonanstan yararlanılabildiğini açıkladı.

Cep telefonu, televizyon, bilgisayar, floradan lamba, yüksek enerjili ısıtıcılar v.b. gibi radyasyon yayan cihazlardan uzak durmanın ve ölçülü kullanmanın gerektiğini söyleyen Akkurt, "Ne yazık ki, toplum olarak cep telefonu bağımlısıyız. Ancak kanser açısından bu telefonlar çok büyük risk faktörü. Cep telefonu ilk çaldığı an kesinlikle açmamalı, yolculukta telefonu kapatmalı, yatarken de telefonu yatak odanızdan uzakta şarj etmelisiniz" dedi.

Deterjan yerine limon suyu oda kokusu yerine saf uçucu yağ

Bu cihazların radyasyon da yaydıklarını ve bu iyonların havada asılı kaldığını söyleyerek şu önerilerde bulundu: "Çözücüler, boyalar, mürekkepler, böcek ilaçları v.b. gibi kimyasallardan kaçınmak gerekiyor. Ayrıca kağıt ve mürekkep kartuşlarının geri dönüşümlü olmasına dikkat etmelisiniz. Evde kullanılan deterjanlar, oda spreyleri kanserojen maddeler içerdiği için kanser riskini artırıyor. Ev temizliğini sirke, limon suyu, kabartma tozu, çamaşır sodası ve zeytinyağı ile yapmanızda fayda var. Oda kokusu olarak taze doğal çiçekler veya organik çiçeklerden elde edilen saf uçucu yağlar en idealidir. Leke, su tutmayan yatak örtüleri, mobilyalar, el çantaları kanserojen maddelerdir. Hammaddesi pamuk, keten, yün ve kenevir olan elbiseleri tercih etmelisiniz. Dolaplarınızda naftalin yerine ceviz yaprağı kullanmalısınız."

Sağlıklı beslenmenin son derece önemli olduğunu vurgulayan Akkurt, koruyucu ve yapay katkı maddesi ihtiva eden fabrikasyon gıdalardan, beyaz, esmer, her türlü şeker, beyaz un, rafine tuz, kızartma v.b. gibi yiyeceklerden kesinlikle kaçınılması, özellikle gebelikte tuzlama türü gıdalardan uzak durulması gerektiğini belirtti.

Uzay besinleri ile beslenin

Astronotların kullandığı uzay besinleri ile radyasyondan korunmamızı öneren Akkurt, şu bilgileri verdi: "Vitaminler, radyasyona karşı savaşta önemli bir yer tutar. A, C ve E vitaminlerinin moleküler yapıları sayesinde antioksidan koruma sağladığı kanıtlanmıştır. Bu vitaminlerin ve diğer antioksidanların yüksek miktarda alınması, pilotlar gibi yüksek irtifada çalışanları, mesleki bir tehlike olan ve radyasyonla harekete geçen kromozom hasarından korur. ACE katkıları ayrıca, astronotları yüksek radyasyon seviyelerinden korumak için 'uzay besinleri' olarak da önerilmektedir. A vitamini, radyasyon etkilerini iyileştiriyor ve kanser hücrelerini öldürüyor. C vitamini, glutatyon gibi doğal antioksidan sistemleriyle birlikte, DNA'nın ve kromozomların, oksidatif hasardan korunmalarına yardımcı olur. C vitamini aynı zamanda insan kan hücrelerinin radyasyon yüzünden ölümünü de önler. C ve E vitamini, serbest radikalleri etkisiz hale getiriyor. E vitamini de serbest radikalleri oluşur oluşmaz stabilize eder ve toksisitelerini azaltır."

Yapılan araştırmaların CT taramalarının, zannedilenden dört kat daha fazla radyasyon yaydığını ortaya koyduğunu, sıradan tıbbi X ışınlarıyla karşılaştırıldığında, CT taramalarının çok daha yüksek çözünürlüklü görüntüler verdiğini de sözlerine ekledi.

0 yorum

Sizin için en ideal egzersiz programı

Başarılı bir egzersiz programı size en uygun olan egzersiz programıdır. Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, yedi adımda size en uygun egzersiz programının yol haritasını çizdi.

Aşağıdaki basamakları izleyerek sizin için en ideal egzersiz programını planlayabilirsiniz.

Şu an ki egzersiz seviyeniz nedir?
Eğer bir süredir hareketsizseniz, ilk seferinizde 5 kilometre koşmaya çalışmak hem tehlikeli hem de hiç gerçekçi değil. Hafta sonu savaşçılarının tamamı çok sık kas ağrısı ya da daha kötüleri yüzünden egzersizden vazgeçiyor. Herhangi bir yaralanma egzersiz programını kolayca sabote edebilir ya da çok yavaşlatabilir. Egzersizin seviyesinin yoğunluğu artıkça zamanla daha fit hale gelirsiniz. Genellikle egzersiz programını hafifletmek herkes için daha güvenli olur. Eğer daha önceden bir yaralanmanız ya da kronik bir hastalığınız varsa, egzersiz programınızı planlamadan gerekli tavsiyeleri alıp, olası diğer yaralanmaları engellemek için doktorunuzla görüşmelisiniz.

Egzersiz yapmanızdaki amacınız nedir?
Egzersiz programınız aerobik eğitim ve kuvvetlendirme eğitimi içermelidir, ancak amacınıza göre bir bölge üzerine yoğunlaşmak isteyebilirsiniz. Eğer kilo vermek istiyorsanız, kalori yakıcı aerobik aktivitelere yoğunlaşmalısınız. Eğer esneklik ve denge sizin için temel amaç ise, tai chi ya da yoga yapmak için daha fazla zaman harcamalısınız.

Ne yapmak istersiniz?
Eğer koşmaktan nefret ediyorsanız, sizin için ne kadar iyi olursa olsun koşmaya devam etmek zorunda değilsiniz. Öte yandan, eğer dans etmeyi ya da yüzmeyi seviyorsanız egzersiz programınızı bu aktiviteler çevresinde yapmak sizin için daha kolay olur. Özelliklede egzersiz programına başlarken sevdiğiniz ya da sevmediğiniz şeyleri değiştirmek zorunda değilsiniz.

Peki, sizin için ne tip ayarlamalar gerekiyor?
Kolay ulaşabileceğiniz bir havuz var mı? Eğer yoksa, muhtemelen yüzmek iyi bir seçim olmaz. Aynı şekilde, eğer çok soğuk ve çok sıcak bir yerde yaşıyorsanız dışarıdaki aktiviteleri çok fazla devam ettiremezsiniz. Öte yandan eğer ofisinizin yakınında koşmak ya da bisiklet sürmek için bir alan varsa, öğle aranızda bile egzersizinizi yapabilirsiniz. Eğer yaşadığınız yerde yürüyüş parkurları varsa, ufak tefek işleriniz için yürümeye çalışın. Markete gitmek gibi.

Tek başınıza mı yoksa toplu halde mi egzersiz yapmayı seviyorsunuz?
Birçok insan tek başına yüzmeyi veya koşmayı düşünmek için ideal bulur. Diğerleri de egzersiz gruplarıyla çalışmayı ya da yürüyüş için bir partnerin olmasını eğlenceli ve motive edici bulur.

Ne kadar bütçe ayırabilirsiniz?
İç mekân aktivitelere ya da belirli aktivitelere ayırdığınız bütçeyi düşünün. Birçok egzersiz seçeneğini çok çeşitli fiyat aralığında bulabilirsiniz. Hemen hemen hiç para harcamadan yürüyerek, koşarak ya da hikingle (günübirlik doğa gezisi) harika bir program uygulayabilirsiniz. Ekipman edinmek için bisiklet ve spor mağazalarındaki indirimleri takip edebilirsiniz. Evdeki uygun halterlerde sağlıklı yaşam merkezlerindeki ekipmanlarla aynı sonucu verir. Ancak yinede bazı insanlar spor salonu ayrıcalıkları için yaptıkları ödemeleri motive edici bulur. Hangisinin işe yaradığına sadece siz karar verebilirsiniz, ancak doğru olanı bulmak için biraz deneme-yanılma yapmanız gerekebilir.

Ne zaman sizin için uygun olur?
Güne egzersizle başlamak isteyebilirsiniz. Bu canlandırıcı olur ve işe veya projelere girişmeden önce enerjinizi yükseltebilirsiniz. Ya da sadece sabah insanı değilsinizdir. Eğer egzersize çok fazla zaman harcamak sizin için zorsa, aerobik egzersiz için 10 dakikalık aralar planlayabilirsiniz. Ya da haftalık amacınız için uzun ve kısa zamanların kombinasyonu şeklinde de planlayabilirsiniz.

0 yorum

Kronik Ağrılarınızı Hafifletebilirsiniz!

Kronik ağrıdan kurtulmanız zor olsa da hafifletmek için yapabileceklerinizi Hisar Intercontinental Hospital Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Lütfiye Müslümanoğlu'ndan öğrendik…

Egzersiz yapmaya başlayın
Hafif egzersizler mutluluk hormonu olarak da bilinen endorfin salgılamanıza, kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan beyin kimyasallarının harekete geçmesine neden olur. Hekiminize kolaylıkla yapabileceğiniz aerobik, güçlendirme veya germe egzersizlerini sorun. Ayrıca derin nefes alma ve meditasyon gibi stres yönetim teknikleri vücudunuzun rahatlamasını sağlayarak ağrınızı azaltır.

Alkolden uzak durun
İhtiyacınız olan iyi bir gece uykusu için kendinizi yatıştırmak amacıyla alkol almayı tercih ediyorsanız yanlış bir adım atmış olursunuz. Alkol uyumanıza yardımcı olsa da önemli olan REM uykunuzu sağlıklı almanızı engeller hatta sizi uyandırır. Sonuç daha az dinlendiğiniz bir gece olarak size döner.

Ağrıdan kurtulmak istiyorsanız sigarayı bırakın
Bazı insanlar geçici rahatlama ve stresi azaltmak için sigaraya sarılabilir. Geçici bir çözüm gibi görünse de sigara uzun vadede dolaşımı kötüleştirerek dejeneratif disk problemleri, özellikle bel ağrısına yol açabilir. Bu nedenle hekiminize başvurarak sigarayı bırakmak sizin için daha doğru bir tercih olacaktır.

Canınızın istediğini değil; vücudunuzun istediğini yiyin
Eğer kronik ağrı ile yaşıyorsanız vücudunuzun en çok ihtiyaç duyduğu iyi dengelenmiş, güçlü bir diyettir. Doğru beslenme iyileştirir, kan şekeri düzeyini kontrol altında tutar, kilo korumaya yardımcı olur, kalp hastalığı riskini azaltır ve sindirime yardımcı olur. Kepekli tahıllar, taze sebze ve meyveler ve az yağlı proteinlerden oluşan bir beslenme programı oluşturun.

Ağrınızın şiddetini not alın.
Ağrınızın şiddetini her gün kayıt edin. O gün ve sonraki gün neler yaptığınızı ve yaptıklarınızdan sonra ne hissettiğinizi de not alın ve bunları hekiminizle paylaşın.

Kendinize rahatlamak için zaman ayırın ve sınırlarınızı belirleyin.
Duygusal ve fiziksel sağlık bakımınızı ve acınızı daha iyi yönetmenin elinizde olduğunu unutmayın. Hayır demeyi öğrenin. Size iyi gelen ortamlara daha çok girin. Size iyi gelen insanlarla daha çok zaman geçirin.

Kullandığınız ilaçları tanıyın
Ağrınızı kesmek için kullandığınız ilaçların yan etkilerini ve nelere neden olabileceğini öğrenin. Sonra da diğer tedavi seçenekleri konusunda kendinizi eğitin. Hedefiniz olan normal bir ruh hali ve aktivite düzeyine ulaşamıyorsanız hekiminizle görüşerek ilacınızı değiştirebilirsiniz.

0 yorum

Migrenin şifası parmak uçlarında

Kafanın arkasında veya şakakta zonklayıcı bir ağrı olarak başlar. Başın bir tarafına ya da tümüne yayılır. Gözlerde başlayıp kafa arkasına kadar uzanan ağrı çubuğu şeklinde yerleşir. Ağrı, boyundan aşağıya omuza, bazı durumlarda vücudun aynı tarafındaki kola veya bacağa vurabilir. Başağrısı şiddetlendikçe gözaltları kararır.

Tüm dünyada hekime başvurularda en sık dile getirilen rahatsızlıkların başında gelen migren, Türkiye’de kadınların yüzde 21.8’ini, erkeklerin yüzde 10.9’unu etkiliyor.

Birçoğunun kaynağı bilinemeyen bu kronik hastalıkla başa çıkmak için kullanılan ağrı kesiciler migreni artırıyor, antidepresanlar ise cinsel isteksizliğe kadar birçok rahatsızlığa neden oluyor.

4 SEANSTA RAHATLAMA
Dr. Fizyoterapist Gamze Şenbursa, kökleri binlerce yıl öncesine dayanan ilaçsız bir yöntem olan refleks terapiyi, migren hastaları için yeni bir çözüm yolu olarak öneriyor. Ortalama 4 seanstan itibaren hastalarda rahatlama ve atakların şiddetinde azalma sağladıklarını belirten Dr. Fzt. Gamze Şenbursa, yoğun ilgi gören yöntem hakkında şu bilgileri verdi:

“Refleks terapinin migren hastalığında etkinliği çok yüksek olmakla beraber, tedavi protokolü her hastanın ağrısının lokalizasyonu, şiddeti ve şekline göre değişiklik gösterir. Örneğin kafanın ön tarafından gelen ağrı safra kesesi meridyeni ile yakın ilişkidedir. Boyundan gelen ağrı ise mesane meridyeni ile ilişkilidir. Hastanın blokasyon alanlarının tespiti ve genel değerlendirilmesinin ardından kişiye özel tedavi planlanır. Uygulama ortalama olarak haftada 2 kere yapılır, tedavinin süresi hastaya göre değişkenlik göstermektedir. Ortalama 4 seanstan itibaren kişiler rahatlamayı ve atakların şiddetinin azaldığını gözlemlemeye başlar.”

Refleks terapiyi klinik deneyim ve gözlemler sonucu baş ağrılarının tedavisinde kullanıldığını kaydeden Dr. Fzt. Gamze Şenbursa, ‘başağrısı deyip geçmeyin’ diyerek erken teşhisin önemine işaret etti.

İLK NÖBET 5-8 YAŞINDA GELEBİLİR
Dr. Şenbursa, yaptığı açıklamada, migren hakkında belirtisinden tedavisine kadar faydalı bilgiler verdi:
“Migren şiddeti, sıklığı, lokalizasyonu ve devam etme süresi çok değişken olan, periyodik aralıklarla gelen, genellikle başın bir tarafına lokalize, nöbetlerde sıklıkla, iştahsızlık, bulantı, kusma, ışık hassasiyeti, gürültüden rahatsız olma gibi nörolojik ve otonomik bozuklukların eşlik ettiği zonklayıcı özellikte bir baş ağrısı tipidir. Dünya nüfusunun %10-15’lik bir oranının migrenden yakındığı bildirilmiştir. İlk nöbetin başlangıcı 5-8 yaşlarında olabilirse de sıklıkla 10-20 yaşları arasında başlar. Türkiye’de kadınların yüzde 21.8’ini, erkeklerin yüzde 10.9’unu etkiliyor. Migren sıklıkla aileseldir. Hastalar genel olarak obsesif, ayrıntılara önem veren, aşırı kontrollü, mücadeleci, mükemmeliyetçi, titiz, dakik, hoşgörüsü az ve rijid kişilerdir.”

İŞTAH ARTMASI MİGREN HABERCİSİ
“Ruhsal değişiklikler, iştahta artma (özellikle şekerli yiyecekler), aşırı esneme gibi belirtiler her üç migren hastasının birinde görünür. Halusulasyon görme ve karıncalanma, uyuşma şeklinde de olabilir. Işık, koku, ses ağrıyı arttırabilir ve ağrı süresi boyunca aşırı algılanma söz konusu olabilir. Bulantı özellikle kriz ilerledikçe ortaya çıkar ve hastaların %20’sinde ishal bulunur.

MİGRENİ TETİKLEYEN YİYECEKLER
Yükseklik, uykusuzluk, öğün atlama, soğuk gıdalar, mevsimler, stres, depresyon, anksiyete, stres sonrası gevşeme, dıştan gelen duyusal uyarılar(parlak ışık, yüksek ses, keskin koku), başa gelen ani travma, menstrüasyon, hormon tedavisi, bazı yiyecek ve içecekler (çikolata, eski peynirler, yağlı yiyecekler, portakal, domates, çiğ soğan, salam, sosis, fındık, alkollü içecekler), egzersiz, aşırı kafein alımı migreni tetikleyen faktörlerden bazılarıdır.

MİGRENİN 6 EVRESİ VAR
Başlangıç Dönemi: Ağrıdan önceki saatler ve günler içinde yavaşça gelişen semptomlar olup genellikle davranışsal, zihinsel ve bilinçli olarak kontrol edilemeyen değişiklikler ile şekillenir. Aşırı duyarlılık, depresif hissetme, durgunluk, donukluk, konsantrasyon, dikkat azalması, esneme, halsizlik, sık idrara çıkma, açlık-tatlı yeme isteği gibi belirtiler görülür.

Aura Dönemi: Ağrı dönemi başlamadan önceki zamandır. Görme alanları içinde uçuşan parlak, ışıklı noktalar, kırık çizgiler, bazen de parlayıp sönen basit şekillerden ibaret basit görsel tip halüsülasyonlar görülebilir. Özellikle bir yüz yarısında ve ağız çevresinde, dilde aynı taraf el ve kolda uyuşma iğnelenme şeklinde belirtiler verir. Konuşma bozukluğu, kelime bulma güçlüğü yaşanabilir.

Ağrının Başlaması: Genelde hastalar bu dönemde ensede, baş arkasında başın bir tarafında yavaş başlayan bir ağrı, ağırlık, rahatsızlık hissi şeklinde semptomlar hisseder. Çoğu zaman zonklama başlamamış, ağrı belli belirsiz ve lokalizasyonu net değildir. 30 dakika - 2 saat sürer ve atak tedavisine başlamak için en uygun zamandır.

Dördüncü Dönem: Bu dönem çok şiddetli, çoğu zaman zonklayıcı ve başın içinde korkunç bir basınç olarak tanımlanan, tedavi edilmediğinde saatlerce hatta 1-2 gün sürebilen ağrı olabilir. Ağrıya eşlik eden semptomlar bu dönemde artar. Hastaların ense kasları kasılmış olabilir.

Beşinci Dönem: Ağrının sonlandığı bölümdür. Ağrının giderek hafiflediği ve şekil değiştirdiği, zonklayıcı şiddetli ağrının yerini sızlayıcı tarzda, lokalize edilemeyen bir ağrıya bıraktığı hastanın uyuklamaya başladığı dönemdir.

Altıncı Dönem: Ağrı sonrası, hastanın yorgun, bitkin, bezgin hissettiği, giderek atağın yükünün kaybolduğu ve yerini bir rahatlama hissine bıraktığı dönemdir. İştahsızlık yerini acıkma hissine bırakır, hasta sık idrara çıkma gereği duyar.

0 yorum

Kardeş kıskançlığı Anne Babanın Kâbusu Olmasın!

Çocuklarda sıkça karşılaşılan ve ebeveynlerin çoğu zaman çaresiz kaldığı bir konu var ki o da kardeş kıskançlığı. 

Öyle ki bu süreci kontrol edemeyen ebeveyn, çok zor durumlarda kalabildiği gibi kardeşler arasında bir denge kuramaması halinde çocukların bedensel ve ruhsal yapıları durumdan olumsuz etkilenebiliyor. Bu konuda ebeveyne önemli görevler düşüyor.

Kardeş kıskançlığı,anne babanın başkasıyla paylaşılamamasından doğan, üzüntü, küçük düşme korkusu,can sıkıntısı, öfke, nefret ve intikam alma düşünceleri ile birlikte görülensevgi, koruma, yakınlık hissetme isteği gibi karışık duyguların bileşiminiifade eder.

Kardeşlerarası kıskançlığın derecesi, yeni doğan çocuğun doğumuyla birlikte anne babanın tutumunda olan değişikliklere, büyük çocukla ebeveyn arasındaki yerleşmiş ilişki şekline, çocuğun yaşına, kardeşin kendisine takdim ediliş biçimine ve kardeş doğumunun çocukta yarattığı duyguları anlamaya ve olumsuz düşünceler doğmasına engel olabilmeye kadar bir çok nedene bağlı olabilmekte.

5 yaşından küçük çocukların kardeş kıskançlığından daha fazla etkilendiğine dikkat çeken Üsküdar Üniversitesi Etiler Polikliniği Uzman Psikoloğu Leyla Arslan, kardeşine vurma, ısırma davranışlarının çocuklukta en yaygın görülen kıskançlık örnekleri olduğunu belirtiyor. Arslan kıskançlıkla birlikte çocukların davranışlarında bir takım değişiklikler gözlemlendiğinin altını çiziyor; “Kıskançlık nedeniyle çocukta, emekleme, bebekçe konuşma, biberonla beslenmeye geri dönme, altıslatma, tırnak yeme, parmak emme, kekemelik ya da konuşma gecikmesi, anneye aşırı bağlılık, içe kapanma, mastürbasyon gibi belirtiler görülebilir”.

Anne-babanın kardeşi dünyaya gelmeden önce çocuğu kesinlikle bu konuda hazırlaması gerektiğine vurgu yapan Uzm. Psk. Leyla Arslan, doğum öncesinde çocuğun anne ve babayla geçirdiği saatlerin sabitlenebileceğine dikkat çekiyor. Büyük çocukların kardeşten bahsetmeden önce anaokuluna alışmasının önemli olduğunu ifade eden Arslan, gerçeğe uymayan senaryoların da çocuğa aktarılmamasının önemine vurgu yapıyor.

Arslan gelecekle ilgili konuşmanın kaygı düzeyini artırdığını dile getiriyor. “Gelecekle ilgili konuşmak kaygı düzeyini artırır, bunun yerine kendi yeri ve bağımsız kişiliği anlatılmalıdır. Küçükken neler yapıldığı, nasıl bir bebek olduğu, yeni doğan kardeşin daha çok ilgiye ihtiyacı olduğu, kendisinin pek çok şeyi kendi başına yapabildiği gururu okşanarak anlatılmalıdır”.

Arslan çocuk dünyaya gelmeden ilişkilerin de sağlamlaşması uyarısında bulunuyor; “Kardeş doğmadan çocuğun baba, dede anneanne, babaanne, bakıcı, yuva, anaokulu gibi destek olacak kişilerle ilişkisi kuvvetlendirilmelidir. Kardeş doğduktan sonra yuvaya gönderilen çocuk evden uzaklaştırıldığını düşünüp, gitmek istemeyecektir”.

Çocukların anne ilgisini paylaşamadıkları için daha çok annelerinin yanında kavga ettiklerine dikkat çeken Arslan, rekabetin altında yatan başlıca nedenin ise‘’Annem-babam onu daha fazla seviyor’’ kaygısı olduğunu hatırlatıyor.

Bu konuda anneye babaya çok önemli görevler düştüğünün altını çizen Uzm. Psk. Leyla Arslan en becerikli annenin her kişiliği ayrı ayrı geliştirebilen anneler olduğunu söylüyor; “Anne-babalar kardeşler arasında olumsuzluk yaşandığında sık sık uyarı yapmak yerine, bu durumdan nasıl etkilendiklerini anlatmalılar. ‘Birbirinizle yaptığınız kavga beni üzüyor, sinirlendiriyor, başımı ağrıtıyor gibi…’

Arslan iki ya da daha fazla çocuklu ailelerde kardeşler arasında kıskançlığın yaşanmamasıi çin bazı tavsiyelerde bulunuyor;

• Kardeşler birbiriyle kıyaslanmamalı
• Evlat ayrımı yapılmamalı
• Çocuklara karşı ilgisiz kalınmamalı (Kardeşleri birbirinin yanında severken, diğeriniayırmak)
• Çocuklar birbirlerinin önünde eleştirilmemeli
• Aralarına girilmemeli
• Problem çözümünde onlara fırsat verilmeli.
• Kıskançlığı tahrik edici sözlerden kaçınılmalı

0 yorum

Ağız kokunuz hangi hastalığın habercisi olabilir?

Ağız kokusu, günümüzde, özellikle medeni toplumlarda sosyal ve psikolojik problemlere neden olan bir yakınmadır. Ağız kokusunu bir hastalık olarak tanımlamak zor olmakla beraber bir çok hastalığa eşlik edebilir veya habercisi olabilir.

Diş Hekimi Yeşim Tüfekçi Hemiş'e ağız kokusunun hastalık habercisi olup olmadığını sorduk. İşte bize verdiği çarpıcı açıklamalar...

"Ağızdan gelen rahatsız edici kokuya "ağız kokusu" veya "halitosis" denir. Ağız kokusunu fizyolojik ve patolojik olarak ikiye ayırmak mümkündür.

Fizyolojik diğer bir deyişle normal kabul edilen ağız kokusu birey sabah uyandığında dil sırtında üreyen bakterilerin veya sindirim kanalında biriken gazların oluşturduğu kokudur.

Dişleri ve dil sırtını fırçalamak, gerekirse çinkolu ağız gargaraları kullanmakla önüne geçilebilir.
Beslenme sonrası meydana gelen ağız kokusu da normal kabul edilir. Örneğin sarımsak yiyen kişilerde kanda biriken aromatik gazlar nefes yoluyla atılırken ağız kokusuna neden olurlar. Bu tip kokular tedavi gerektirmez.
Patolojik ağız kokusu ise gerçek halitosis dediğimiz tedavi gerektiren ağız kokusudur.

Ağız kokusunun nedenleri öncelikle ağız içinde aranmalı; ağızda çürük diş, dişeti iltihabı, temizlenemeyen uyumu bozulmuş protezler varsa gerekli tedaviler uygulanmalıdır.

Ağız içinde böyle bir durum yoksa veya tedavi sonrasında da kişi ağız kokusundan şikayet ediyorsa diğer etkenler gözden geçirilmelidir. Bu diğer etkenler arasında

*Üst ve alt solunum yolu iltihapları
*Şeker hastalığı
*Karaciğer veya böbrek yetmezliği
*Metabolizma bozuklukları sayılabilir
*Ayrıca açlık, oruç tutma, diyet, hamilelik gibi durumlarda da ağız kokusu oluşabilir.

Daha önce de belirtildiği gibi ağız kokusunun nedeni öncelikle ağızda araştırılmalıdır. Diş çürükleri ve dişeti iltihabı ağız kokusunun önemli nedenlerindendir. Eskimiş protezler kontrol edilmeli gerekiyorsa değiştirilmelidir. Ağız bakımına önem verilmeli diş hekiminin önerisi doğrultusunda diş fırçalamanın yanı sıra diş ipi, ağız duşu gibi yardımcı ürünlerden faydalanılmalıdır.

Bunların dışında daha fazla su içmek, basit şeker tüketimini azaltmak, lokmaları iyi çiğnemek, sakız, ağız gargarası gibi ürünler kullanmak, sigara içmemek gibi önlemlere başvurulabilir."

0 yorum

Kendinizi suyla tedavi edin!

Tarih öncesi çağlardan beri uygulanan yöntem, pek çok hastalığın tedavisinde kullanılıyor

Fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı Prof. Dr. Zafer Hasçelik, suyla tedavinin tarih öncesi çağlardan beri uygulanan bir yöntem olduğunu belirterek, ''Bu nedenle suyu mutlaka hayatınıza sokun. Vücuda temas eden su, hücrelerde yenilenme ve kaslarda gevşeme sağlıyor. Yüzmeseniz bile günde 45 dakikadan haftada 3 gününüzü mutlaka su içinde hareketle geçirin'' önerisinde bulundu.

Hasçelik, yaptığı yazılı açıklamada, aşırı sıcak hava, fazla kilo, hareketsiz yaşam, zaman darlığı, yorgunluk ve aile içi sorunların yaşam kalitesini ve sağlığı bozan etkenler arasında yer aldığını bildirdi.

Suyla tedavinin tarih öncesi çağlardan beri uygulanan çok önemli bir yöntem olduğunu vurgulayan Hasçelik, açıklamada, ''Bu nedenle suyu mutlaka hayatınıza sokun. Suyun direnci ve kaldırma kuvveti havaya göre çok daha yüksek. Vücuda temas eden su, hücrelerde yenilenme ve kaslarda gevşeme sağlıyor. Yüzmeseniz bile günde 45 dakikadan haftada 3 gününüzü mutlaka su içinde hareketle geçirin. Bu sayede hem spor yapmış hem de suyun gençleştirme özelliğinden faydalanmış oluyorsunuz'' görüşüne yer verdi.

Su altının yüksek basınçlı bir ortam olduğunu ve yüksek basıncın dokulara normalden çok daha fazla oksijen gitmesini sağladığını kaydeden Hasçelik, ''Bu sayede de hücrelerde oksijen depolanıyor. Şuur bulanıklığı, ateşli hastalık ya da psikotropik ilaç kullanan kişiler hariç, herkes yaşa bakmaksızın dalabilir. Hatta astım ya da kronik akciğer hastalığı bulunan kişilere de düzenli egzersiz ortamı sağlaması ve hücre yenilenmesine katkıda bulunmasıyla tedaviye destek oluyor. Ayrıca kapalı ortamda nefes alamama korkusu yaşayanlar dalma sayesinde bu korkularını yenebiliyor'' bilgilerini verdi.

Yaz günlerinde öğle saatlerinin kapalı ortamda geçirilmesinin önemli olduğunu belirten Hasçelik, şu önerilerde bulundu:

''Yaz aylarında hemen hemen herkeste bir diyet çılgınlığı görülüyor. Zayıflamak ve sağlıklı bir vücutla yaza girmek elbette çok güzel. Ancak zayıflamak uğruna şok diyetler yapmak vücuda yarardan çok zarar getiriyor. Bu nedenle diyetinizi kendinize özel programlayın ve bütün bir yıla yayın. Vücudun D vitamini ihtiyacını karşılamak için güneş şart. Sabah erken ya da akşam üzeri saatlerde güneşten faydalanmanız gerekiyor. D vitamini sentezi açısından günde 15 dakika, 15-20 gün boyunca güneşlenmek bütün bir yıla yetiyor. Bu sayede D vitamini eksikliği nedeniyle ortaya çıkan kemik erimesi sorununu büyük ölçüde engelleyebiliyorsunuz. Tatil yaptığınız gün sayısına göre güneşlenme dönemini genişletebilirsiniz. Ancak güneşe çıkma zamanına mutlaka önem vermeniz ve öğle saatlerinde dış ortamlarda bulunmamanız gerekiyor.

Yaz döneminde beslenmeye de dikkat edilmesi gerekiyor. Kaynağından sebze ve meyve alımı besin değerleri açısından önemli. Yaz mevsiminde bol bol kırmızı ve yeşil sebze-meyve yiyin. Sağlıklı bir yaşam için uyku düzeni çok önemli. Mutlaka günün 7-8 saatini uykuya ayırın. Ancak uyku saatlerinize de özen gösterin. Sağlıklı bir uyku, gece uykusudur. Sabaha karşı yatıp öğle saatlerinde uyanmanın vücuda hiçbir faydası yok, aksine zararı var. Vücudun uykuya geçmek istediği gece saatlerinde efor sarf etmek, hormonların hareketlenmeye başladığı sabah saatlerinde ise uyumak istemek vücutta çatışma çıkmasına neden oluyor. Bu da vücuda zarar veriyor.''

AA

0 yorum

Domestos'a Mektup

Sevgili Domestos,

Tasarımını özel olarak yaptığın 7’li püskürtme sistemine sahip yeni ürünlerin için teşekkür ederim. Büyük bir mutlulukla kullanıyorum. Gerçekten de dediğin gibi, tuvalette ulaşılması zor yerlere zahmetsizce ulaştı ve %100 hijyen sağladı.

Değerli dostum Domestos... Umarım sana bu şekilde hitap etmemi fazla samimi bulmamışsındır. Zira 1999 yılında güzel ülkemize geldiğinden beri, senin kokunu anne kokusuyla bir bilen nesiller yetişti Türkiye’de. Sen 15 yıldır ülkenin en çok satan temizlik ürünü olsan da, hakkımızda hala bilmediğin birkaç şey olduğunu düşünüyorum değerli dostum. 

Bizler, temizlik konusunda birbirinden yaratıcı bahanelere sahip anneler tarafından büyütüldük. Evlerin sürekli temiz tutulması için neler duymadık ki. Mesela şu cümleleri kanıksamış milyonlarca genç vardır Türkiye’de: “Kalk kızım evi temizlememiz lazım. Yarın temizlikçi gelecek. Ayıp!”


Unilever firması, Türkiye’ye gelmeden önce dünyanın başka yerinde böyle birşeye şahit olmuş mudur sence? İstersen ben sana benim İngiliz kökenli patronumla yaşadığım bir olaydan bahsedeyim. Yıl 2009. Çocuğum doğalı 3-4 ay olmuş. Türkiye’ye kısa bir ziyarette bulunan eski patronum bana da bir tebrik ziyareti yapma inceliğini göstermiş. Ben evde bebek olmasının verdiği ek bir titizlikle tertemiz salonumda oturmuş misafirimi beklemeye başladım. Zil çaldı. Benim yaşlı eski patron, kapı açılır açılmaz lap lap ayakkabılarıyla dalıverdi evin içine. Ben durumu rahatsız edici bulmakla birlikte kültürel farklılığımızı serinkanlı şekilde karşılarken, bu durumla ilk kez karşılaşan bakıcımızın gözleri yerinden fırladı! Misafirimi ona dövecekmiş gibi bakan bakıcıdan hızlıca uzaklaştırıp salona yönlendirdim. Tam sohbete başladık, göz ucuyla bir de baktım ki benim bakıcı almış eline Domestos’u, söylene söylene İngiliz misafirin geçtiği her yeri Domestoslayıp silmeye! Adamcağız dünyadan habersiz bebeği sevmeye dursun, bakıcı bir elinde bez bir elinde Domestos, “Bir de bebek olan eve ayakkabılarla mı girilirmiş, tövbe tövbe...” diye yerleri silmeye devam ediyor. Ben bir yandan misafirimle kibar bir sohbet kurmaya çalışıyorum, bir yandan da onun tam arkasında bir gayret yerlerdeki tüm mikropları yok etmeye and içmiş bakıcıya kaş göz yapıp onu olay yerinden uzaklaştırmaya çalışıyorum ama nafile! Benim yaşlı patron dönüp ne olduğunu kavrayıncaya kadar, ortalığı Domestos kokusu sarmıştı bile!  Evde biraz daha duracak olsa, bakıcının misafiri de Domestoslayacağından endişe ettim. Evet sevgili dostum Domestos, bizde birden fazla nesil, senin kokunu anne kokusuyla bir bilerek büyümekte ülkemizde.


Koku demişken, son çıkarttığın 2 ürünün de birbirinden değişik 2 şahane kokusu olduğu da dikkatimden kaçmadı. Kendi adıma şu mavi etiketli olanını tuvaletlerde, pembe etiketli olanı tuvaletlerin de dışında kullanacağım galiba. Bayıldım onun kokusuna.

Kokusu bir yana, 7’li püskürtme sistemli ürününün özel olarak dizayn edilmiş kapağı sayesinde ürün tazyikli bir biçimde çıkarak hızla geniş bir alana yayılıyor ve bu sayede ürünün ulaşmadığı tek bir nokta bile kalmıyor! Mikroplar artık korksun benden!

Bir de bu özel kapaktan ve üründen en iyi şekilde faydalanabilmek için ürünü klozet yada duvar gibi dikey yüzeylerde kullanmayı öneriyormuşsun. Tavsiyeni göz önünde bulunduracağım dostum.

Seninle paylaşmak istediğim daha çok şey olsa da, konuyu daha fazla uzatmadan, bizlere kolaylık olsun diye geliştirdiğin 7’li püskürtme sistemine sahip 2 ürününün bir kez daha hayırlı olmasını diler, gözlerinden öperim.


Muhabbetle,

İrem

İçerik: www.kendindik.com

Bir boomads advertorial içeriğidir.


0 yorum

Güzel bir uyku uyumanın 20 yolu

Doğal dinlenme biçimimiz olan uyku, bedensel fonksiyonlarımızın en önemlilerinden biri. 

Ancak stres, depresyon, amfetamin, antidepresan türü ilaçlar, yüksek ses, açlık, tokluk, ışık, sigara, çay, kahve, zihnin meşgul olması gibi birçok sebep uyku kalitemizi etkiliyor. Bu yüzden pek çok sağlık sorununun sebebi uykusuzluk ya da kalitesiz uyku.

Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, sağlıklı bir yaşam için güzel bir uyku uyumanın 20 basit yolunu sizler için yazdı.

ÇAY İÇİN: Bitki çayları yatmadan önce gevşemenize yardımcı olur.

KİTAP OKUYUN: Yoğun bir günün heyecanını yatıştırmak için favori kitabınızı elinize alın

i-PAD'İNİZİ UZAKTA TUTUN: Teknoloji ürünü cihazlardan gelen mavi ışık gün içinde olanları düşünmenizi sağlar, bu sebepten dolayı uyumadan en az yarım saat önce bu cihazları kapatın.

ATIŞTIRMALIK BİR ŞEYLER ALIN: Bal, süt ve fındık gibi atıştırmalıkların içerisinde olan bileşimler uykuyu tetikler.

GERME EGZERSİZİ YAPIN: Germe ağrılarınızı azalttığı gibi aynı zamanda sizi sakinleştirerek uykuya hazırlar.

MEDİTASYON: Meditasyon zihninizi temizleyerek sizi uykuya meyilli hale getirir.

IŞIKTAN SAKININ: Alarm, cadde lambası, elektronikler- bunların hepsi sizin derin bir uyku uyumanızı engeller. Işık kirliliğini engellemek için bir şeyler ile bunları örtün.

SICAK BİR DUŞ ALIN: Duş kaslarınızın gevşemesine sebep olur, buda duşa kolay dalmanızı sağlar.

EGZERSİZ: Gün içinde egzersiz ile enerjinizi harcamak, akşam uykuya dalmanızı hızlandıracak

AKŞAM YEMEĞİNİZİ ERKEN YİYİN: Yatağa dolu bir mide ile girmek, yatarken sizi rahatsız edecektir, akşam yemeğinizi erken saatlerde ve hafif bir şekilde yiyin

ŞARAPTAN UZAK DURUN: Gece yatmadan içilen içki huzursuz bir uyku uyumanızı sağlar.

STRESTEN UZAK DURUN: Tedirgin ve kaygılı olmak sizi her zaman uyanık tutar, bütün gün ve gece boyunca stresten uzak durmanın yollarını bulun ve zihninizi temizleyin.

HUZUR VERİCİ BİR KOKU: Lavanta ve çay ağacı yağı huzur verici kokulardır. Yatağınıza ve saçınıza birkaç damla bu kokulardan damlatın.

DOĞRU ISIYI BULUN: Sağlıklı bir uyku uyumak için en uygun sıcaklık 18-22 derece aralığıdır.

YOGA YAPIN: Germe egzersizlerinin yanı sıra yoğa çalışmaları aynı zamanda zihninizin de rahatlamasını sağlar.

UYUKLAMAYIN: Dinlendirmeyen bir uyku sizi gün içinde uyuklamaya sevk eder, fakat bu sadece gece uykunuzun daha da kaçmasına sebep olur.

YENİ BİR YATAK ALIN: Ağrı ve acılar ile uyanıyorsanız, yatağınız yeteri kadar sizi dilendirmiyor olabilir ortalama 8 yılın üzerinde ise yatağınızı değiştirin.

ÖĞLEDEN SONRAKİ KAHVE MOLALARINI BIRAKIN: Kafein herkesi farklı etkiler fakat gece yatakta dönüp duruyorsanız öğlenden sonraki kahve keyfinizi bırakmanın zamanı gelmiş demektir.

DOĞAL REÇETELER DENEYİN: Birçok insan kediotu ve melatonin gibi takviyelerin doğal, sağlıklı bir uyku için birebir olduğunu söyler.

BİR RUTİNİNİZ OLSUN: Güzel bir uyku uyumak, bedeninizi ve ruhunuzu iyi bir gece uykusuna hazırlamak, dinlenip sakinleşmek için kendinize zaman ayırın. Uyku öncesi ritüeli yapmak için listeden birkaç şey seçin.

0 yorum

Sonbaharda Hasta Olmayın

Mevsim geçişlerinin yaşandığı bu dönemlerde havaların bir gün sıcak bir gün soğuk olması bu duruma hazırlıksız yakalanan kişilerin sağlığını tehlikeye atabiliyor. Yaşanan ani ısı değişiklikleri vücudun savunma mekanizmasını zayıflatarak soğuk algınlığı, nezle ve grip gibi solunum yolu enfeksiyonlarını da beraberinde getiriyor. 

Memorial Ataşehir Hastanesi Dahiliye Bölümü'nden Prof. Dr. Birsel Kavaklı, mevsim geçişlerinde sağlıklı kalmanın yolları hakkında bilgi verdi.

Hava değişimleri hastalıklara zemin hazırlar
Ani hava değişimleri vücudun ısı düzenleme mekanizmasını hazırlıksız yakaladığı için hastalıklara neden olabilmektedir. Bağışıklık sistemi de bu mekanizmadan etkilenerek vücut direncinin düşmesine izin vermektedir. Yaşamın devamı için insan bedeninin 36,5-37 derece olması gerekmektedir. Gece gündüz ısı farkı, nem ve basınç farkları havada dolaşan partikül miktarlarında değişimler yaratır. Dolaşan partiküllerin enfeksiyon etkeni olabilmesi partikül sayısının yükü, hastalık yapma gücü, konakçının savunmasının direncine bağlıdır.

Ev ve dışarıdaki ısı farkına dikkat edin
Hastalılardan korunmak için evdeki ısı farkına da dikkat etmek gerekir. Ev ortamında hareket edilmesiyle oluşan ısı enerjisi vücut ısısını artırıp terlemelere yol açabilir. Bu dönemde terleyen kişilerin giysilerini değiştirmesi ve kurulanması önemlidir. Kişi terinin üzerinde kurumasına izin vermemelidir. Bu durum tutulmalarına ve üst solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabilmektedir.

Alerjik bünyesi olanlar ekstra dikkat etmeli
Kışın ısınmak, yazları ise serinlemek için sıklıkla kullanılan klimalar; gribal enfeksiyonlar, bazı viral üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları, kas ağrıları, kas tutulması, yüz felci ve zatürreye yol açabilir. Ayrıca klimaların üflediği hava ve ortama yaydığı tozlar özellikle alerjik bünyeli kişilerin şikayetlerini ve krizlerini tetikleyerek astım krizlerinin ortaya çıkmasına, şiddetli kuru öksürüklerin oluşmasına yol açabilmektedir. Alerjik bünyesi olan kişiler ani ısı değişikliklerinden kaçınmalıdır. Kapalı ortamlar iyi havalandırılmalı ve temizlenmelidir.

Aşılanın, besin takviyesi alın
Kış mevsimine geçişler enfeksiyonlar açısından riskli dönemlerdir. Bunun için Pnömokok (zatürre) ve influenza (grip) aşılarının yapılmasını önerilmektedir. Arı poleni, B- karoten, vitamin kompleksleri, koenzim, yeşil çay gibi bağışıklık sistemini güçlendirici takviyeler de alınabilir. Bu dönemde iyi bir vitamin ve mineral desteği sağlanmalıdır. Doğru bir beslenme programı benimsenmeli, besin çeşitliliğine önem verilmelidir. Bol su tüketimi vücudun sıvı ihtiyacının karşılanması için çok önemlidir.

Havalar soğudu diye fiziksel aktivitenizi azaltmayın
Her gün düzenli olarak yapılan 30 dakikalık bir yürüyüş kişiyi zinde tutacaktır. Özellikle aerobik tipte olan yürüyüş, koşu, bisiklet, yüzme, dans gibi egzersizler tercih edilmelidir.

Sağlıklı yaşam için 6 kuralı uygulamayı ihmal etmeyin
•Bol su tüketin
•Sigara ve alkolden uzak durun
•Düzenli ve kaliteli uyku uyuyun
•İyi bir vitamin ve mineral desteği, besin çeşitliliği ile beslenin
•Kapalı ortamları iyi havalandırın ve temizleyin
•Düzenli spor yaparak bağışıklık sisteminizi güçlendirin


0 yorum

Eyvah hastalık hastası mıyım?

Günümüzde yaygın kullanılan internette kişiler hastalıklarının nedenlerini de araştırmaktadırlar. Bazı günler örneğin baş ağrısı ile alakalı binlerce doküman incelerken bir başka zaman parmağının uçuğundaki basit bir karıncalanmayı haftalarca araştırabilir. 

Ancak araştırdıkça iyice konuya gömülür mesela parmak ucundaki bir uyuşmaya sebep olan halleri inceler, bu hastalıkları da en ince detaylarına kadar gözden geçirir. Bazen araştırdıkça daha da kafası karışır işin içinden çıkamaz hale gelir. Örneğin parmak ucundaki uyuşmayı boyun fıtığına hatta beyin tümörüne bağlayabilir böylece çok alakasız tanılar koyabilir. Siberhondrik kişiler doktorlara da pek güvenmezler. Reem Nöropsikiyatri Merkezi'nden Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz görüşlerini paylaşıyor

Siberhondrik nedir? Nasıl bir hastalıktır?
Siperhondrik bozukluk ,somotoform bozukluklardan Hipokondriazis'in bir çeşididir. Siberhondrik, var olduğunu düşündüğü hastalıkları hakkında internet ortamında bilgi, belge ve tedavi yöntemleri araştırarak kendisine tanı koymaya çalışma ya da tedavi etme uğraşında olma durumudur. Acaba gözümden kaçan bir belge ya da makale var mı diye günlerce haftalarca tekrar tekrar araştırır. Ancak araştırdığı sağlık sorunları sık sık değişebilir.

Şikayetleri nedeniyle defalarca hastanelere gittikleri halde yapılan işlemlerin yetersiz olduğunu, doktorların kendilerini anlamadıklarını düşünerek tatmin olmazlar ve çoğuz kez hekimlere bilgiçlik taslarlar. Tetkik ve tahlil işlemlerinde hekimleri zorlayıcı bir tutum sergileseler de yapılan tüm tetkikler normal çıkar. Bu durum onları daha da hırslandırarak internetteki araştırmaları daha yoğunlaşarak devam edebilir. Forumları, blogları inceler hatta yabancı makaleleri bile araştırmaya koyulabilirler. En kötüsü, siberhondrik kişi, sadece bir şikayetle ilgilenmez. 

Bedenlerindeki en ufak bir aksamayı ya da rahatsızlığı genelde abartılı sonuçlara götürerek araştırırlar. Mesela basit bir burun kanamasını, lösemiye bağlayıp, lösemi konusundaki en son bilgi ve gelişmeleri en ince ayrıntısına kadar inceleyebilirler. Hatta en ufak bir alakaları olmadığı halde lösemide kullanılan ilaçlara bir farmakalog kadar vakıf olabilirler. Ancak siberhondrik hastaların en çok ilgisini çeken doğal yani natürel tedavilerdir. Çünkü ilaçlara da çok güvenmezler. İlaçların prospektüslerini mutlaka okuduklarından pek güven verici bulmazlar. Bu nedenle zamanla şifalı bitkiler konusunda uzman düzeyinde bir bilgiye de erişebilirler. Siberhondrik kişilerin bir çoğu, görüntülü medyada ki sağlık programlarının da müdavimi olabilirler. Asıl ilginç olanı da internette araştırma yaparken bir çok hastalığı kendilerine yakıştırmaları ve hastalıktan hastalığa geçmeleridir. Bir yandan çeşitli hastalıklarla uğraşırken diğer yandan da kafalarına takılan başka hastalıklara yakalanmamak için çeşitli vitamin ve mineral takviyeleri, antioksidanlar, vücutlarını güçlendirdiğine inandıkları çeşitli ilaçlar kullanabilirler.

Bu sendroma kişiler nasıl yakalanıyor?
Genelde hadise, bireyin bilinçdışı içsel ve ruhsal çatışmalar yaşaması ve etkin başa çıkma mekanizmaları geliştirememesidir. Böyle bir durumda ise kendisini korumak zorunda hisseder ve dikkatini kendi bedenine yönlendirir. Ancak hipokondriasiste kişi hastane hastane dolaşırken, siberhondrik kişi tüm sağlık sorunlarını ve şikayetlerini çözme de internet ortamını ve sosyal medyayı kullanır.

Sürekli internetten hastalık arayan insanlar nasıl bir kişilik ve psikoloji yapısına sahiptir?
Siperhondrik hastaların düşük benlik saygıları olabilir. Bu bir insan için dayanılması zor bir durumdur ve kişide olumsuz düşüncelerle birlikte olumsuz bir enerji birikimine neden olur. Bu enerji birikimini çevrelerindeki diğer insanlara yansıtamayacağını bilen siperhondrik kişi internette hastalık araştırarak ve hasta rolünü benimseyerek enerjisini harcamaya çalışır. Hasta rolünü benimsemek kişiye ikincil kazançlar sağlayabilir. Düşük benlik saygısını toparlamak isteyen kişi, diğer hastalığı olan kişileri model alıp sadece hastalıklarını değil kişilikleriyle de özdeşim kurmak isteyebilir.
Siperhondrik kişinin hasta rolünü benimsemesinin en büyük nedeni bilinçdışı 'yardım çağrısı ve ilgi çekmek'dir. Kişi 'bak ben hastayım, kimse beni anlamıyor, bana yardım etmiyor' şeklinde ifadeler kullanabilir. Ancak şunu belirtelim ki, burada siberkondrik kişi samimi olarak hasta olduğuna inanmaktadır. Asla hasta numarası yapmamaktadır.

Siberhondrik kişiler takıntılı olarak hasta olduklarına inanırlar ve çevrelerine sürekli şikayetleriyle alakalı yakınmalarda bulunurlar. Doktorlara gittiklerinde genelde ellerinde bir liste vardır ve buraya unutmamak için şikayetlerini yazmışlardır.

Hastalık ve sağlıklı kalmayı takıntı haline getirmenin bunu bir de internet üzerinden yapmanın kişiye, etrafındakilere ve kendi psikolojisine ne gibi zararları var ?

Bu durum ilk olarak kişiye ciddi zaman kaybettirir. İnternette hastalıklarla ilgili bilgi arayışında bulunmak, semptomları kendine yakıştırmak kişiyi olumsuz düşünmeye, mutsuz hissetmeye neden olur. Sürekli olarak dikkatini, kendi iç dünyasına ve bedenine yönelten siperhondrik kişi, dış dünyadan kopabilir, çevresinde olup bitenlerle ilgilenmeyebilir. Kendi bedenini dinleyen siperhondrik kişi ufacık bir rahatsızlıkta kendisini ciddi anksiyeteli ve depresif duygular içinde bulur. Kendisiyle ve internetle fazla meşgul olduğu için sosyal ilişkilerine zaman ve emek harcayamaz. Zamanla sosyal ilişkileri bozulmaya başlar. Bu kişiler çalışma hayatından da uzaklaşıp maddi sıkıntılar yaşayabilirler. Aileleri ve yakınları onlara yardım etmeye çalıştıkça ve başaramadıkça kendilerini çaresiz ve öfke dolu hissedebilirler. Eşleri ya da aileleri de şikayetlerinden bezginlik ya da bıkkınlık gösterdikçe onlarla olan paylaşımları azalır ve internet ortamına daha da yoğunlaşabilirler.

Siberhondrik'lik ne zaman ve nasıl tehlikeli boyutlara varabiliyor ?
Siperhondrik'lik internette araştırmaya yapmaya günlük işlevselliğinini bozacak derecede zaman ayırdığında tehlikeli boyutlara ulaşmış demektir. Kişi hastalığı araştırmak için işini gücünü bırakıyor, sosyal çevresiyle daha az görüşüyor ise problem ciddileşmeye başlamıştır. Aynı zamanda siperhondrik kişi internetten hastalık araştırması yapabilmek için aşırı fedakarlıklarda bulunuyor, plan ve programlarını değiştiriyorsa, vücudunda herhangi bir semptom oluştuğunda internetten bakmadan yapamıyorsa veya doktora gitmeden kendi kafasına göre abartılı ilaç kullanımında bulunuyorsa rahatsızlık ilerlemiştir denilebilir.

Sürekli internetten hastalık arayanlara, kendilerine teşhis koyanlara tavsiyeler
-Fiziksel tetkiklerinizi yaptırdınız, check up'a girdiniz ve sonuçlar temiz. Bunun anlamı; İçiniz rahat olsun, bedeniniz çok sağlıklı demektir.
-İnternete bakma ihtiyacı oluştuğunda, erteleme yöntemini deneyin. Zaman geçtikçe bakma ihtiyacınızın azaldığını ve zor olsa bile beklenilebileceğini, denedikçe ise daha kolay olacağını göreceksiniz.
Örn:Tamam, bakacağım. Ancak 15 dakika sonra gibi.
-Dikkatinizi bedeninize değil, dış dünyaya verin. Arkadaşlarınızla görüşün, spor yapın, hobi edinin.
-Diğer insanlardan farkımız yok. Daha hasta ya da daha kötü değiliz. Bunu unutmayın.
-Psikolojik destek almaktan çekinmeyin. Bunu kendiniz için isteyin. Tahmin ettiğinizden çok daha kısa sürede yaşam kaliteniz artacaktır emin olun ve uzmanlara güvenin.

Siberkondri tedavisi nasıl yapılıyor?
Siperhondrik'lik TMS, Bilişsel Davranışçı Terapi ve içgörü geliştirme terapisi ile tedavi ediliyor. Psikodinamik yaklaşım; bu bozukluğa temel hazırlayan nedenleri bulduktan sonra baş etme teknikleri konusunda ustalaşmayı kullanır. Tedavide ailenin işbirliği diğer Somatoform Bozuklukları'nda olduğu gibi önemlidir.

0 yorum

Hamileliği fark etmemek mümkün mü?

Çok az da olsa, doğum yapana kadar bunu faketmeyen, karın ağrılarıyla gittiği hastanede hamile olduğunu öğrenen kadınlar var. Peki hamileliği fark etmemek mümkün mü?

İngiltere ve İrlanda’da 600 doğumdan biri, anne hamileliğini çok geç fark ettiği gerçekleşiyor. İngiltere eski başbakanı Tony Blair’in eşi Cherie Blair de dördüncü çocuğuna gebe kaldığını geç anladığını anlatmıştı. Ender de olsa, doğum yapana kadar dahi bunu faketmeyen, karın ağrılarıyla gittiği hastanede hamile olduğunu öğrenen kadınlar var. Peki ne oluyor da kadınlar hamileliklerini atlıyor ya da iş işten geçince anlıyor?

Medical Park Göztepe Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gökmen İyigün’ün verdiği bilgiye göre, bazı kadınlar, hamileliğin erken bulguların olan bulantı, kusma, baş dönmesi, bitkinlik belirtilerini neredeyse hiç yaşamıyor. İlk üç ayı rahat atlatıyor, dördüncü aya gelince bebeğin hareketlerini hissetmesiyle hamileliğin farkına varıyor. Bazıları ise zaten düzensiz adet görüyor, bu sırada hamile kalıyor. Bir başka grup kadın da hamile olduğu halde adet görüyor. Zaten düzensiz adet gören kadın hamileyken, “üzerine görme” denilen ve aslında normal adetten zaman, miktar ve süre olarak farklı lekelenmeleri adet görme olarak niteleyip zaman kaybediyor.

Op. Dr. İyigün, “Çok genç yaşta cinsel ilişkisi bulunan ancak adet düzeni, korunma ve hamilelik konusunda bilgisi az genç kızlar da geç farkedebiliyor. Partneriyle zaten düzensiz, az ilişkiye girdikleri ve bu yaşlarda adet düzensizlikleri sık görüldüğünden hamileliklerinin farkına varamıyorlar. Bulantı ve kusmaları nedeniyle dahiliye kliniklerinde uzun zaman takip edilen genç kızlar hatırlıyorum” diyor.

Gebelik üzerine görülen adet nasıl oluyor da aylık olağan kanamayla karıştırılıyor? Aslında bu aylık kanamalardan farklı. Gün, miktar ve kıvamı aynı değil. Op. Dr. İyigün, “Düzenli adet gören kadın, kanın miktarını, ortalama kaç ped kullandığını bilir. Hamile olup da üzerine adet gören kadınların kanaması lekelenme tarzında olur. Ya da düşük tehditlerinde olduğu gibi çok şiddetlidir. Adet fizyolojisi hakkında bilgisi az olanlar, hele bir de sosyal ya da duygusal zorluklar yaşıyorsa bu kanamaları normal sanıp, hamileliklerini atlıyor” diyor.

MENOPOZ KAZALARI DA AZ DEĞİL
Kadınların sürpriz hamilelikler yaşayabildiği bir dönem de menapoza geçiş dönemi. Adet kanamalarının düzensiz olmaya başladığı bu dönemde, “artık yumurtlamıyorum” diye düşünen kadın rehavet yaşıyor. Korunmada disiplini de bir tarafa bırakıyor. Ama az sayıda kalan yumurtanın spermle karşılaşması halinde hamile kalabiliyor. Yine bu dönemde adet düzensiz olduğu için aradaki kanamasız dönemden kuşkulanmıyor. Ta ki, karınlarında hareketlilik hissedene kadar!

SÜTÜN KORUMASINA GÜVENENLER
Amerikan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Kayhan Yakın, doğum sonrası emzirme sırasında hamileliğin de sık rastlanan sürprizlerden olduğunu söylüyor: “Normalde emzirme süresince süt hormonunun etkisiyle yumurtalıklar baskılanır ve adet görülmez. Ancak doğumdan 1.5 ay sonrasından itibaren yumurtalıklar bu baskıdan kurtularak yumurta üretmeye başlayabilir. Bu nedenle doğumdan 1.5 ay sonra korunmaya başlamak gerekir. Bu dönemde oluşacak sürpriz hamilelikler çoğu zaman oldukça geç fark ediliyor. Emzirdiği için adet görmediğini zanneden anne, memelerindeki şişkinliği ve hassasiyeti, mide şikayetleri, karında şişliği, baş dönmesi ve yorgunluk gibi işaretleri lohusalığa yoracağından gebeliğin anlaşılması gecikebiliyor” diyor.

GEÇ FARK ETMENİN RİSKLERİ
Hamileliğin geç fark edilmesinin yarattığı başka bazı riskler de var. Bebeğe zarar verebilecek ilaç kullanımı, dış gebeliğin geç fark edilmesi veya gebeliğin sağlığı için alınması gereken bazı önlemlerin geç alınması gibi. Bir diğer problemse istenmeyen gebeliğin, istem üzerine sonlandırılabileceği yasal sürenin aşılması olasılığı. Kanunlara göre gebeliğin 10’uncu haftasından sonra anomali varlığı haricinde çiftin kendi istemi gebeliği sonlandırmasına imkan tanımıyor.

Aslında bir kez gebelik yaşamış kadın, sadece adet gecikmesinden değil memelerindeki hassasiyet, bulantı hissi, yorgunluk ve uykuya meyil gibi değişikliklerden de şüphelenebilir. Ancak bu belirtiler oldukça sübjektif. Ayrıca bazı gebeliklerde çok hafif seyredebildiğinden her zaman uyarıcı olamayabilir. Yine de her ay düzenli adet gören bir kadının hamile olduğunu fark etmemesi pek mümkün değil. Adet gecikmesi yaşayan her kadın, gebe olup olmadığını sorgulamalı. Düzensiz kanamalar mutlaka dikkate alınmalı. En sık ve kolay uygulanabilen idrar testi her zaman güvenli ve yeterli duyarlılıkta olmayabilir. Şüpheli ilişki sonrası hemen yapılan idrar ve kan testleri olası gebeliği bu kadar erkenden gösteremez. Olası adet süresi geçmeden gebelik testleri yapılmamalı.

0 yorum

Bir erkek neden kadına karşı güç kullanır?

Kadına karşı şiddet olayları yüzyıllardan beridir devam eden, toplum tarafından benimsenmese de aile içinde giderek artış gösteren bir durum.

Toplumda yaşanan kadına şiddetin nedenleri nelerdir? Aile içinde kadınlara karşı şiddet uygulayan erkeklerin kamusal alanda kadına uygulanan şiddete tepki göstermelerinin nedeni nedir? Kadına uygulanan şiddeti tetikleyen faktörler nelerdir, bu faktörlerin çözüm yolları var mıdır? Kadına şiddetin nedenleri hakkında merak edilen tüm soruları konunun uzmanları yanıtlıyor.

Kadına karşı yüzyıllardan buyana süregelen şiddet olayları, toplumda benimsenmese de aile içinde artarak devam ediyor. Uzmanlar, kadına şiddetin nedenleri, dini boyutunu, kadına şiddeti tetikleyen faktörleri ve şiddet olaylarının asgari düzeye indirilmesi için yapılması gerekenler hakkında merak edilen soruları cevaplandırdı.

Günümüzde kadına yönelik şiddet gazetelerin üçüncü sayfalarında öne çıkıyor. Kadına şiddet denince toplumda nasıl bir algı oluşuyor?

Aslında kara rakamlardır bunlar. Yani, bilinen sayı asıl gerçeği yansıtmamakta, asıl gerçeğin altında olmakta. Bunun nedeni de aile içi şiddetin mahrem sayılması, ayrıca kadınların şiddet yaşadıklarını söylemekten utanmaları, söyleseler de bir yardım alamayacaklarını düşünmeleri…

Şiddet denildiğinde hala toplumun büyük bir kesiminde tokat atmak, tekmelemek, yumruk atmak, bıçakla saldırıda bulunmak ve ya tehdit etmek, itmek, ısırmak gibi fiziksel hasara neden olan eylemler algılanmaktadır. Oysa bu eylemler sadece fiziksel şiddet kapsamında değerlendirilebilecek unsurlardır. Şiddeti bu eylemlerle sınırlı tutmak, şiddet algısının yeterince gelişmesini engeller ve sığ bir bakış açısı olmasına yol açar.

Erkeklerin iki yüzü

Kadına şiddet nasıl tanımlanmalı? Erkeğin kadına karşı yaptığı hangi davranışlar şiddet olarak algılanmalı?

Kadına şiddet özel alanda aile içinde eşi tarafından uygulanınca, hala bazı kesimler tarafından doğal sayılmakta… Fakat kadın kamusal alanda şiddete maruz kaldığında aile içinde eşine şiddet uygulayan erkekler bile bu duruma tepki göstermektedir.

Kadına yönelik şiddet, cinsiyete dayanan, kadını inciten, ona zarar veren, fiziksel, cinsel, ruhsal hasarla sonuçlanma olasılığı bulunan, aile dışında ya da aile içinde ona baskı uygulanması ve özgürlüklerinin keyfi olarak kısıtlanmasına neden olan her türlü davranış olarak tanımlanabilir.

Kadın, sadece fiziksel şiddete değil, kadının aşağılanmasının, hakarete uğramasının, küçük görülmesi, küfredilmesi gibi duygusal, kadının çalışmasına izin vermemek, çalışıp kazandığı paraya el koymak, kariyerini geliştirecek fırsatları engellemek ve çok kısıtlı harçlık vermek gibi ekonomik, kadına cinsel bir eşyaymış gibi davranmak, aşırı kıskançlık ve şüphecilik göstermek, cinselliği bir cezalandırma yöntemi olarak kullanmak, açıkça karsı cinse ilgi göstermek, kaba kuvvet kullanarak cinsel ilişkiye zorlamak, duygusal baskı kullanarak cinsel ilişkiye zorlamak, tecavüz etmek, istenmeyen cinsel pozisyonlara zorlamak, fuhuşa zorlamak gibi şiddete maruz kalabilmekte, maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanmaması, yok sayılması gibi ihmale maruz kalabilmektedir.

Toplumun ekonomik ve kültür düzeyi düşük olan kesimlerinde şiddetin yaygın olduğunu söyleyebilir miyiz?

Dünyada ulusal düzeyde yapılmakta olan araştırmaların sonuçları, pek çok kadının sürekli olarak birlikte yasadıkları erkekler veya kocaları tarafından şiddete maruz bırakıldıklarını ve bu şiddetin sınıf, etnik köken veya sosyoekonomik düzey gözetmeksizin uygulandığını ortaya koymaktadır.

Aile içi şiddet her yasta, toplumda, eğitim düzeyinde ve sosyoekonomik grupta meydana gelen yaygın bir problemdir.

Erkekler saldırgan yapıda

Bir erkek neden kadına karşı güç kullanır?

Erkeklerin kadınlara karsı şiddet uygulama nedenleri çok çeşitli ve karmaşıktır. Kültürel yapının erkeği 'saldırgan', kadını ise 'edilgin' olarak kabul etmesi bir anlamda erkeğin şiddet eylemlerini meşru kılması anlamına gelmektedir. Erkek saldırgan bir eylem yaptığında kadına göre daha fazla haklı olma olanağına sahiptir, çünkü o erkektir, ruhsal ve biyolojik olarak saldırgan olma hakkına doğuştan sahiptir.

Kadına yönelik şiddet nedenlerini, biyolojik bakıldığında şizofreni, paranoid şizofreni gibi bazı akıl hastalıkları ile antisosyal kişilik bozukluğu gibi bazı ruhsal bozukluklar sayılabilir.

Sosyal açıdan bakıldığında ise şiddet uygulama, öğrenilebilen bir davranıştır. En önemli öğrenme kaynağı ise, şiddeti uygulayan kişinin kendi ailesidir. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde, aile içi şiddetin uygulandığı bir ortamda yetişenlerin, şiddet gösterme eğilimine sahip oldukları gösterilmiştir. Ayrıca şiddetin, toplum tarafından paylaşılan bir değer yargısı olarak kabul edilmesi ve kuşaktan kuşağa aktarılarak bazı kültürlerce desteklenmesi de sosyal bir neden olarak kabul edilmektedir.

Görücü usulü evliliklerde şiddetin daha yaygın olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evlenme biçimi ile şiddet görme arasındaki ilişki incelediğinde her gruptaki kadının şiddete maruz kaldığı görülmektedir. Görücü usulü ile flört ederek evlenmeyi karşılaştırdığımızda, şiddet görme oranı açısından pek bir fark olduğunu söyleyemeyiz. Bazı araştırmalara göre, anlaşarak evlenenlerde meydana gelen kadına şiddet, görücü usulü evlenenlere göre yüzde 8 ile 3 arasında değişen oranda daha az olduğu belirtilmiştir. Ama bu oran, anlamlı değildir. Böyle bir ayrım pek gerçekçi olmamakla birlikte toplum genelini yansıtmayabilir.

Dinsel etkenlerin de kadına uygulanan şiddette bir rolü var mıdır?

Din davranış ve düşüncelerimize kutsallık kazandırmak, bireyin iç dünyasında olup bitenleri, ferdin inanç ve bilinçlerini, bilgi ve tezlerini, toplumsal kurumları, siyasal ve toplumsal düzeni, onlara nihai olarak geçerli ontolojik süreçler bahsetmekle, yani onları kutsal ve kozmik referanslar çerçevesine yerleştirmek suretiyle meşrulaştırır. Başka bir ifadeyle beşeri açıdan tanımlanan realiteyi, nihai, evrensel ve kutsal bir realiteye bağlayarak sübjektif ve objektif düzeyde haklılaştırır. Din, sosyal düzeni legal, moral ve gelenek normları vasıtasıyla meşrulaştırır.

Günümüzde kadınların karşı çıktıkları ve mücadele ettikleri birçok sorun, kadın ve erkek kimlikleri ve rolleri konusunda toplum ve kültür tarafından belirlenmiş imgeler, ön kabuller ve kalıp yargılarla ilgilidir. Bu imgeler, dinlerin ve kültürlerin yüzyıllar boyunca oluşturduğu geleneklerin hem ürünü hem parçasıdır.

Medya cinsiyetçi yapıya sahip

Şiddet olaylarında medyanın rolü nedir?

Kitle iletişim araçları kadına yönelik şiddetin artmasında etkili olmuştur. Medya cinsiyetçi bir yapıya sahiptir. Kadına sürekli toplumsal, geleneksel rollerini hatırlatan, bunları uygulaması gerektiğini dayatan bir yapıya sahiptir. Şiddet olgusunu normalize eden programlar veya haberlerle şiddetin yayılmasında etkilidir.

Medyada 'kadına şiddete hayır' konulu bir eğitici program 5 dakikalık bir görüntü ile geçiştirilirken, kadın programlarında, dizilerde ve filmlerde kadına uygulanan şiddet görüntüleri gün boyu yayınlanarak şiddetin normal bir durummuş gibi algılanmasına yol açmaktadır.

Kadına şiddet olayları asgari düzeye indirilebilir mi?

Şiddet olgusunun ortaya çıkışı insanlık tarihiyle paraleldir. Arkeologlar, kadına şiddet olaylarını 3 bin yıl öncesine götürmektedir. Erkek mumyaların kemiklerinde yüzde 9-20 kırığa rastlanırken, kadın mumyalarda bu oran yüzde 30-50′dir. Bu kırıklar savaştan çok bireysel kavgaya dönüşen kafa kırıklarıdır. Kadının eşi tarafından yöneltilen şiddet davranışıyla karşı karşıya kaldığı her dönem ve her toplumda bildirilmesine karşın buna aile içinde çözülmesi daha uygun kişisel bir sorun olarak bakılmış, bu konu bilim insanlarının pek ilgisini çekmemiştir. Yani kadına yönelik şiddet binlerce yıldır süregelen ve hala engellenmeyen bir durumdur.

Ancak cinsiyet eşitliğiyle çözülebilir

Kadına şiddet nasıl kökten çözülebilir?

Kız ve erkek çocukların, sosyal ve kültürel örüntü, önyargı ve basmakalıp cinsiyet rollerinden kaçınan ve özgüvenlerinin geliştirilmesine yönelik temel eğitim almaları sağlanmalıdır. Kız çocukları, erkek kardeşleri ya da ağabeyleri tarafından yönetilmemeli veya onlara hizmet etmesi zorunlu bireyler olarak düşünülmemelidir.

Erkek çocukları ise, kız kardeşleri ve ya ablalarından farklı bir konumda olmadıkları ve onları yönetmemeleri konusunda bilinçlendirilmelidir. Bazı gelenek ve göreneklerin, toplumsal cinsiyet eşitliğini gerçekleştirme doğrultusunda yapılan çalışmalarda olumsuz bir unsur olması nedeniyle etkinliğinin kırılması gerekmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliğini gerçekleştirmek üzere kısa ve uzun vadeli, zaman sınırlı hedefler konulmasının, yeterli insan gücü ile mali kaynak tahsis edilmesinin ataerkil toplumlarda görülen kadına yönelik şiddetin azalmasında etkili olacağı düşünülmektedir.

Kadına şiddet cehaletten mi kaynaklanıyor? Eğitim durumu yüksek ailelerde de bu söz konusu mudur?

Kadın eğitimi ve yetişkin kadın eğitiminin önemine yapılan vurgu, erkeğin eğitimi için de yapılmalıdır. Şiddet uygulayan erkeklerin eğitim düzeyleri ise şiddet uygulamayan erkeklere göre daha düşüktür. Şiddete maruz kalma açısından kadınların eğitim düzeyi bir fark oluşturmazken, erkeklerin eğitim düzeyi arttıkça uyguladıkları şiddet azalmaktadır. Buna karsın araştırmada kapsamındaki okuryazar, okuryazar olmayan, ilkokul mezunu, ortaokul mezunu, lise mezunu ve üniversite mezunu olmak üzere her eğitim düzeyindeki erkek grubundan esine şiddet uygulayan erkeğe rastlanmaktadır.

Kadınlarla birlikte, erkekler de bilinçlendirilmeli ve erkeklerin eylemlerinden sorumlu olmaları gerektiği vurgulanmalıdır. Erkekleri şiddet mekanizmalarını tahlil edip çözmeye ve farklı bir davranış tarzı benimseye teşvik ederek, kadınlara yönelik erkek şiddeti konusunda duyarlılık artırıcı çalışmalar yapılmalıdır.

0 yorum
 
Kadın Sağlıklı Yaşam : Web sitesi | NetWork Grup | üyesidir
Copyright © 2011. Kadın ve Sağlık - Tüm hakları saklıdır
Kadın Sağlıklı Yaşam Websitesi sayfaları NetWork Grup
tarafından hazırlanmıştır
LOGO4