Bugün yayına giren yazılar
print this page
Son Yazılar

Güzel bir uyku uyumanın 20 yolu

Doğal dinlenme biçimimiz olan uyku, bedensel fonksiyonlarımızın en önemlilerinden biri. 

Ancak stres, depresyon, amfetamin, antidepresan türü ilaçlar, yüksek ses, açlık, tokluk, ışık, sigara, çay, kahve, zihnin meşgul olması gibi birçok sebep uyku kalitemizi etkiliyor. Bu yüzden pek çok sağlık sorununun sebebi uykusuzluk ya da kalitesiz uyku.

Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, sağlıklı bir yaşam için güzel bir uyku uyumanın 20 basit yolunu sizler için yazdı.

ÇAY İÇİN: Bitki çayları yatmadan önce gevşemenize yardımcı olur.

KİTAP OKUYUN: Yoğun bir günün heyecanını yatıştırmak için favori kitabınızı elinize alın

i-PAD'İNİZİ UZAKTA TUTUN: Teknoloji ürünü cihazlardan gelen mavi ışık gün içinde olanları düşünmenizi sağlar, bu sebepten dolayı uyumadan en az yarım saat önce bu cihazları kapatın.

ATIŞTIRMALIK BİR ŞEYLER ALIN: Bal, süt ve fındık gibi atıştırmalıkların içerisinde olan bileşimler uykuyu tetikler.

GERME EGZERSİZİ YAPIN: Germe ağrılarınızı azalttığı gibi aynı zamanda sizi sakinleştirerek uykuya hazırlar.

MEDİTASYON: Meditasyon zihninizi temizleyerek sizi uykuya meyilli hale getirir.

IŞIKTAN SAKININ: Alarm, cadde lambası, elektronikler- bunların hepsi sizin derin bir uyku uyumanızı engeller. Işık kirliliğini engellemek için bir şeyler ile bunları örtün.

SICAK BİR DUŞ ALIN: Duş kaslarınızın gevşemesine sebep olur, buda duşa kolay dalmanızı sağlar.

EGZERSİZ: Gün içinde egzersiz ile enerjinizi harcamak, akşam uykuya dalmanızı hızlandıracak

AKŞAM YEMEĞİNİZİ ERKEN YİYİN: Yatağa dolu bir mide ile girmek, yatarken sizi rahatsız edecektir, akşam yemeğinizi erken saatlerde ve hafif bir şekilde yiyin

ŞARAPTAN UZAK DURUN: Gece yatmadan içilen içki huzursuz bir uyku uyumanızı sağlar.

STRESTEN UZAK DURUN: Tedirgin ve kaygılı olmak sizi her zaman uyanık tutar, bütün gün ve gece boyunca stresten uzak durmanın yollarını bulun ve zihninizi temizleyin.

HUZUR VERİCİ BİR KOKU: Lavanta ve çay ağacı yağı huzur verici kokulardır. Yatağınıza ve saçınıza birkaç damla bu kokulardan damlatın.

DOĞRU ISIYI BULUN: Sağlıklı bir uyku uyumak için en uygun sıcaklık 18-22 derece aralığıdır.

YOGA YAPIN: Germe egzersizlerinin yanı sıra yoğa çalışmaları aynı zamanda zihninizin de rahatlamasını sağlar.

UYUKLAMAYIN: Dinlendirmeyen bir uyku sizi gün içinde uyuklamaya sevk eder, fakat bu sadece gece uykunuzun daha da kaçmasına sebep olur.

YENİ BİR YATAK ALIN: Ağrı ve acılar ile uyanıyorsanız, yatağınız yeteri kadar sizi dilendirmiyor olabilir ortalama 8 yılın üzerinde ise yatağınızı değiştirin.

ÖĞLEDEN SONRAKİ KAHVE MOLALARINI BIRAKIN: Kafein herkesi farklı etkiler fakat gece yatakta dönüp duruyorsanız öğlenden sonraki kahve keyfinizi bırakmanın zamanı gelmiş demektir.

DOĞAL REÇETELER DENEYİN: Birçok insan kediotu ve melatonin gibi takviyelerin doğal, sağlıklı bir uyku için birebir olduğunu söyler.

BİR RUTİNİNİZ OLSUN: Güzel bir uyku uyumak, bedeninizi ve ruhunuzu iyi bir gece uykusuna hazırlamak, dinlenip sakinleşmek için kendinize zaman ayırın. Uyku öncesi ritüeli yapmak için listeden birkaç şey seçin.

0 yorum

Sonbaharda Hasta Olmayın

Mevsim geçişlerinin yaşandığı bu dönemlerde havaların bir gün sıcak bir gün soğuk olması bu duruma hazırlıksız yakalanan kişilerin sağlığını tehlikeye atabiliyor. Yaşanan ani ısı değişiklikleri vücudun savunma mekanizmasını zayıflatarak soğuk algınlığı, nezle ve grip gibi solunum yolu enfeksiyonlarını da beraberinde getiriyor. 

Memorial Ataşehir Hastanesi Dahiliye Bölümü'nden Prof. Dr. Birsel Kavaklı, mevsim geçişlerinde sağlıklı kalmanın yolları hakkında bilgi verdi.

Hava değişimleri hastalıklara zemin hazırlar
Ani hava değişimleri vücudun ısı düzenleme mekanizmasını hazırlıksız yakaladığı için hastalıklara neden olabilmektedir. Bağışıklık sistemi de bu mekanizmadan etkilenerek vücut direncinin düşmesine izin vermektedir. Yaşamın devamı için insan bedeninin 36,5-37 derece olması gerekmektedir. Gece gündüz ısı farkı, nem ve basınç farkları havada dolaşan partikül miktarlarında değişimler yaratır. Dolaşan partiküllerin enfeksiyon etkeni olabilmesi partikül sayısının yükü, hastalık yapma gücü, konakçının savunmasının direncine bağlıdır.

Ev ve dışarıdaki ısı farkına dikkat edin
Hastalılardan korunmak için evdeki ısı farkına da dikkat etmek gerekir. Ev ortamında hareket edilmesiyle oluşan ısı enerjisi vücut ısısını artırıp terlemelere yol açabilir. Bu dönemde terleyen kişilerin giysilerini değiştirmesi ve kurulanması önemlidir. Kişi terinin üzerinde kurumasına izin vermemelidir. Bu durum tutulmalarına ve üst solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabilmektedir.

Alerjik bünyesi olanlar ekstra dikkat etmeli
Kışın ısınmak, yazları ise serinlemek için sıklıkla kullanılan klimalar; gribal enfeksiyonlar, bazı viral üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları, kas ağrıları, kas tutulması, yüz felci ve zatürreye yol açabilir. Ayrıca klimaların üflediği hava ve ortama yaydığı tozlar özellikle alerjik bünyeli kişilerin şikayetlerini ve krizlerini tetikleyerek astım krizlerinin ortaya çıkmasına, şiddetli kuru öksürüklerin oluşmasına yol açabilmektedir. Alerjik bünyesi olan kişiler ani ısı değişikliklerinden kaçınmalıdır. Kapalı ortamlar iyi havalandırılmalı ve temizlenmelidir.

Aşılanın, besin takviyesi alın
Kış mevsimine geçişler enfeksiyonlar açısından riskli dönemlerdir. Bunun için Pnömokok (zatürre) ve influenza (grip) aşılarının yapılmasını önerilmektedir. Arı poleni, B- karoten, vitamin kompleksleri, koenzim, yeşil çay gibi bağışıklık sistemini güçlendirici takviyeler de alınabilir. Bu dönemde iyi bir vitamin ve mineral desteği sağlanmalıdır. Doğru bir beslenme programı benimsenmeli, besin çeşitliliğine önem verilmelidir. Bol su tüketimi vücudun sıvı ihtiyacının karşılanması için çok önemlidir.

Havalar soğudu diye fiziksel aktivitenizi azaltmayın
Her gün düzenli olarak yapılan 30 dakikalık bir yürüyüş kişiyi zinde tutacaktır. Özellikle aerobik tipte olan yürüyüş, koşu, bisiklet, yüzme, dans gibi egzersizler tercih edilmelidir.

Sağlıklı yaşam için 6 kuralı uygulamayı ihmal etmeyin
•Bol su tüketin
•Sigara ve alkolden uzak durun
•Düzenli ve kaliteli uyku uyuyun
•İyi bir vitamin ve mineral desteği, besin çeşitliliği ile beslenin
•Kapalı ortamları iyi havalandırın ve temizleyin
•Düzenli spor yaparak bağışıklık sisteminizi güçlendirin


0 yorum

Eyvah hastalık hastası mıyım?

Günümüzde yaygın kullanılan internette kişiler hastalıklarının nedenlerini de araştırmaktadırlar. Bazı günler örneğin baş ağrısı ile alakalı binlerce doküman incelerken bir başka zaman parmağının uçuğundaki basit bir karıncalanmayı haftalarca araştırabilir. 

Ancak araştırdıkça iyice konuya gömülür mesela parmak ucundaki bir uyuşmaya sebep olan halleri inceler, bu hastalıkları da en ince detaylarına kadar gözden geçirir. Bazen araştırdıkça daha da kafası karışır işin içinden çıkamaz hale gelir. Örneğin parmak ucundaki uyuşmayı boyun fıtığına hatta beyin tümörüne bağlayabilir böylece çok alakasız tanılar koyabilir. Siberhondrik kişiler doktorlara da pek güvenmezler. Reem Nöropsikiyatri Merkezi'nden Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz görüşlerini paylaşıyor

Siberhondrik nedir? Nasıl bir hastalıktır?
Siperhondrik bozukluk ,somotoform bozukluklardan Hipokondriazis'in bir çeşididir. Siberhondrik, var olduğunu düşündüğü hastalıkları hakkında internet ortamında bilgi, belge ve tedavi yöntemleri araştırarak kendisine tanı koymaya çalışma ya da tedavi etme uğraşında olma durumudur. Acaba gözümden kaçan bir belge ya da makale var mı diye günlerce haftalarca tekrar tekrar araştırır. Ancak araştırdığı sağlık sorunları sık sık değişebilir.

Şikayetleri nedeniyle defalarca hastanelere gittikleri halde yapılan işlemlerin yetersiz olduğunu, doktorların kendilerini anlamadıklarını düşünerek tatmin olmazlar ve çoğuz kez hekimlere bilgiçlik taslarlar. Tetkik ve tahlil işlemlerinde hekimleri zorlayıcı bir tutum sergileseler de yapılan tüm tetkikler normal çıkar. Bu durum onları daha da hırslandırarak internetteki araştırmaları daha yoğunlaşarak devam edebilir. Forumları, blogları inceler hatta yabancı makaleleri bile araştırmaya koyulabilirler. En kötüsü, siberhondrik kişi, sadece bir şikayetle ilgilenmez. 

Bedenlerindeki en ufak bir aksamayı ya da rahatsızlığı genelde abartılı sonuçlara götürerek araştırırlar. Mesela basit bir burun kanamasını, lösemiye bağlayıp, lösemi konusundaki en son bilgi ve gelişmeleri en ince ayrıntısına kadar inceleyebilirler. Hatta en ufak bir alakaları olmadığı halde lösemide kullanılan ilaçlara bir farmakalog kadar vakıf olabilirler. Ancak siberhondrik hastaların en çok ilgisini çeken doğal yani natürel tedavilerdir. Çünkü ilaçlara da çok güvenmezler. İlaçların prospektüslerini mutlaka okuduklarından pek güven verici bulmazlar. Bu nedenle zamanla şifalı bitkiler konusunda uzman düzeyinde bir bilgiye de erişebilirler. Siberhondrik kişilerin bir çoğu, görüntülü medyada ki sağlık programlarının da müdavimi olabilirler. Asıl ilginç olanı da internette araştırma yaparken bir çok hastalığı kendilerine yakıştırmaları ve hastalıktan hastalığa geçmeleridir. Bir yandan çeşitli hastalıklarla uğraşırken diğer yandan da kafalarına takılan başka hastalıklara yakalanmamak için çeşitli vitamin ve mineral takviyeleri, antioksidanlar, vücutlarını güçlendirdiğine inandıkları çeşitli ilaçlar kullanabilirler.

Bu sendroma kişiler nasıl yakalanıyor?
Genelde hadise, bireyin bilinçdışı içsel ve ruhsal çatışmalar yaşaması ve etkin başa çıkma mekanizmaları geliştirememesidir. Böyle bir durumda ise kendisini korumak zorunda hisseder ve dikkatini kendi bedenine yönlendirir. Ancak hipokondriasiste kişi hastane hastane dolaşırken, siberhondrik kişi tüm sağlık sorunlarını ve şikayetlerini çözme de internet ortamını ve sosyal medyayı kullanır.

Sürekli internetten hastalık arayan insanlar nasıl bir kişilik ve psikoloji yapısına sahiptir?
Siperhondrik hastaların düşük benlik saygıları olabilir. Bu bir insan için dayanılması zor bir durumdur ve kişide olumsuz düşüncelerle birlikte olumsuz bir enerji birikimine neden olur. Bu enerji birikimini çevrelerindeki diğer insanlara yansıtamayacağını bilen siperhondrik kişi internette hastalık araştırarak ve hasta rolünü benimseyerek enerjisini harcamaya çalışır. Hasta rolünü benimsemek kişiye ikincil kazançlar sağlayabilir. Düşük benlik saygısını toparlamak isteyen kişi, diğer hastalığı olan kişileri model alıp sadece hastalıklarını değil kişilikleriyle de özdeşim kurmak isteyebilir.
Siperhondrik kişinin hasta rolünü benimsemesinin en büyük nedeni bilinçdışı 'yardım çağrısı ve ilgi çekmek'dir. Kişi 'bak ben hastayım, kimse beni anlamıyor, bana yardım etmiyor' şeklinde ifadeler kullanabilir. Ancak şunu belirtelim ki, burada siberkondrik kişi samimi olarak hasta olduğuna inanmaktadır. Asla hasta numarası yapmamaktadır.

Siberhondrik kişiler takıntılı olarak hasta olduklarına inanırlar ve çevrelerine sürekli şikayetleriyle alakalı yakınmalarda bulunurlar. Doktorlara gittiklerinde genelde ellerinde bir liste vardır ve buraya unutmamak için şikayetlerini yazmışlardır.

Hastalık ve sağlıklı kalmayı takıntı haline getirmenin bunu bir de internet üzerinden yapmanın kişiye, etrafındakilere ve kendi psikolojisine ne gibi zararları var ?

Bu durum ilk olarak kişiye ciddi zaman kaybettirir. İnternette hastalıklarla ilgili bilgi arayışında bulunmak, semptomları kendine yakıştırmak kişiyi olumsuz düşünmeye, mutsuz hissetmeye neden olur. Sürekli olarak dikkatini, kendi iç dünyasına ve bedenine yönelten siperhondrik kişi, dış dünyadan kopabilir, çevresinde olup bitenlerle ilgilenmeyebilir. Kendi bedenini dinleyen siperhondrik kişi ufacık bir rahatsızlıkta kendisini ciddi anksiyeteli ve depresif duygular içinde bulur. Kendisiyle ve internetle fazla meşgul olduğu için sosyal ilişkilerine zaman ve emek harcayamaz. Zamanla sosyal ilişkileri bozulmaya başlar. Bu kişiler çalışma hayatından da uzaklaşıp maddi sıkıntılar yaşayabilirler. Aileleri ve yakınları onlara yardım etmeye çalıştıkça ve başaramadıkça kendilerini çaresiz ve öfke dolu hissedebilirler. Eşleri ya da aileleri de şikayetlerinden bezginlik ya da bıkkınlık gösterdikçe onlarla olan paylaşımları azalır ve internet ortamına daha da yoğunlaşabilirler.

Siberhondrik'lik ne zaman ve nasıl tehlikeli boyutlara varabiliyor ?
Siperhondrik'lik internette araştırmaya yapmaya günlük işlevselliğinini bozacak derecede zaman ayırdığında tehlikeli boyutlara ulaşmış demektir. Kişi hastalığı araştırmak için işini gücünü bırakıyor, sosyal çevresiyle daha az görüşüyor ise problem ciddileşmeye başlamıştır. Aynı zamanda siperhondrik kişi internetten hastalık araştırması yapabilmek için aşırı fedakarlıklarda bulunuyor, plan ve programlarını değiştiriyorsa, vücudunda herhangi bir semptom oluştuğunda internetten bakmadan yapamıyorsa veya doktora gitmeden kendi kafasına göre abartılı ilaç kullanımında bulunuyorsa rahatsızlık ilerlemiştir denilebilir.

Sürekli internetten hastalık arayanlara, kendilerine teşhis koyanlara tavsiyeler
-Fiziksel tetkiklerinizi yaptırdınız, check up'a girdiniz ve sonuçlar temiz. Bunun anlamı; İçiniz rahat olsun, bedeniniz çok sağlıklı demektir.
-İnternete bakma ihtiyacı oluştuğunda, erteleme yöntemini deneyin. Zaman geçtikçe bakma ihtiyacınızın azaldığını ve zor olsa bile beklenilebileceğini, denedikçe ise daha kolay olacağını göreceksiniz.
Örn:Tamam, bakacağım. Ancak 15 dakika sonra gibi.
-Dikkatinizi bedeninize değil, dış dünyaya verin. Arkadaşlarınızla görüşün, spor yapın, hobi edinin.
-Diğer insanlardan farkımız yok. Daha hasta ya da daha kötü değiliz. Bunu unutmayın.
-Psikolojik destek almaktan çekinmeyin. Bunu kendiniz için isteyin. Tahmin ettiğinizden çok daha kısa sürede yaşam kaliteniz artacaktır emin olun ve uzmanlara güvenin.

Siberkondri tedavisi nasıl yapılıyor?
Siperhondrik'lik TMS, Bilişsel Davranışçı Terapi ve içgörü geliştirme terapisi ile tedavi ediliyor. Psikodinamik yaklaşım; bu bozukluğa temel hazırlayan nedenleri bulduktan sonra baş etme teknikleri konusunda ustalaşmayı kullanır. Tedavide ailenin işbirliği diğer Somatoform Bozuklukları'nda olduğu gibi önemlidir.

0 yorum

Hamileliği fark etmemek mümkün mü?

Çok az da olsa, doğum yapana kadar bunu faketmeyen, karın ağrılarıyla gittiği hastanede hamile olduğunu öğrenen kadınlar var. Peki hamileliği fark etmemek mümkün mü?

İngiltere ve İrlanda’da 600 doğumdan biri, anne hamileliğini çok geç fark ettiği gerçekleşiyor. İngiltere eski başbakanı Tony Blair’in eşi Cherie Blair de dördüncü çocuğuna gebe kaldığını geç anladığını anlatmıştı. Ender de olsa, doğum yapana kadar dahi bunu faketmeyen, karın ağrılarıyla gittiği hastanede hamile olduğunu öğrenen kadınlar var. Peki ne oluyor da kadınlar hamileliklerini atlıyor ya da iş işten geçince anlıyor?

Medical Park Göztepe Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gökmen İyigün’ün verdiği bilgiye göre, bazı kadınlar, hamileliğin erken bulguların olan bulantı, kusma, baş dönmesi, bitkinlik belirtilerini neredeyse hiç yaşamıyor. İlk üç ayı rahat atlatıyor, dördüncü aya gelince bebeğin hareketlerini hissetmesiyle hamileliğin farkına varıyor. Bazıları ise zaten düzensiz adet görüyor, bu sırada hamile kalıyor. Bir başka grup kadın da hamile olduğu halde adet görüyor. Zaten düzensiz adet gören kadın hamileyken, “üzerine görme” denilen ve aslında normal adetten zaman, miktar ve süre olarak farklı lekelenmeleri adet görme olarak niteleyip zaman kaybediyor.

Op. Dr. İyigün, “Çok genç yaşta cinsel ilişkisi bulunan ancak adet düzeni, korunma ve hamilelik konusunda bilgisi az genç kızlar da geç farkedebiliyor. Partneriyle zaten düzensiz, az ilişkiye girdikleri ve bu yaşlarda adet düzensizlikleri sık görüldüğünden hamileliklerinin farkına varamıyorlar. Bulantı ve kusmaları nedeniyle dahiliye kliniklerinde uzun zaman takip edilen genç kızlar hatırlıyorum” diyor.

Gebelik üzerine görülen adet nasıl oluyor da aylık olağan kanamayla karıştırılıyor? Aslında bu aylık kanamalardan farklı. Gün, miktar ve kıvamı aynı değil. Op. Dr. İyigün, “Düzenli adet gören kadın, kanın miktarını, ortalama kaç ped kullandığını bilir. Hamile olup da üzerine adet gören kadınların kanaması lekelenme tarzında olur. Ya da düşük tehditlerinde olduğu gibi çok şiddetlidir. Adet fizyolojisi hakkında bilgisi az olanlar, hele bir de sosyal ya da duygusal zorluklar yaşıyorsa bu kanamaları normal sanıp, hamileliklerini atlıyor” diyor.

MENOPOZ KAZALARI DA AZ DEĞİL
Kadınların sürpriz hamilelikler yaşayabildiği bir dönem de menapoza geçiş dönemi. Adet kanamalarının düzensiz olmaya başladığı bu dönemde, “artık yumurtlamıyorum” diye düşünen kadın rehavet yaşıyor. Korunmada disiplini de bir tarafa bırakıyor. Ama az sayıda kalan yumurtanın spermle karşılaşması halinde hamile kalabiliyor. Yine bu dönemde adet düzensiz olduğu için aradaki kanamasız dönemden kuşkulanmıyor. Ta ki, karınlarında hareketlilik hissedene kadar!

SÜTÜN KORUMASINA GÜVENENLER
Amerikan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Kayhan Yakın, doğum sonrası emzirme sırasında hamileliğin de sık rastlanan sürprizlerden olduğunu söylüyor: “Normalde emzirme süresince süt hormonunun etkisiyle yumurtalıklar baskılanır ve adet görülmez. Ancak doğumdan 1.5 ay sonrasından itibaren yumurtalıklar bu baskıdan kurtularak yumurta üretmeye başlayabilir. Bu nedenle doğumdan 1.5 ay sonra korunmaya başlamak gerekir. Bu dönemde oluşacak sürpriz hamilelikler çoğu zaman oldukça geç fark ediliyor. Emzirdiği için adet görmediğini zanneden anne, memelerindeki şişkinliği ve hassasiyeti, mide şikayetleri, karında şişliği, baş dönmesi ve yorgunluk gibi işaretleri lohusalığa yoracağından gebeliğin anlaşılması gecikebiliyor” diyor.

GEÇ FARK ETMENİN RİSKLERİ
Hamileliğin geç fark edilmesinin yarattığı başka bazı riskler de var. Bebeğe zarar verebilecek ilaç kullanımı, dış gebeliğin geç fark edilmesi veya gebeliğin sağlığı için alınması gereken bazı önlemlerin geç alınması gibi. Bir diğer problemse istenmeyen gebeliğin, istem üzerine sonlandırılabileceği yasal sürenin aşılması olasılığı. Kanunlara göre gebeliğin 10’uncu haftasından sonra anomali varlığı haricinde çiftin kendi istemi gebeliği sonlandırmasına imkan tanımıyor.

Aslında bir kez gebelik yaşamış kadın, sadece adet gecikmesinden değil memelerindeki hassasiyet, bulantı hissi, yorgunluk ve uykuya meyil gibi değişikliklerden de şüphelenebilir. Ancak bu belirtiler oldukça sübjektif. Ayrıca bazı gebeliklerde çok hafif seyredebildiğinden her zaman uyarıcı olamayabilir. Yine de her ay düzenli adet gören bir kadının hamile olduğunu fark etmemesi pek mümkün değil. Adet gecikmesi yaşayan her kadın, gebe olup olmadığını sorgulamalı. Düzensiz kanamalar mutlaka dikkate alınmalı. En sık ve kolay uygulanabilen idrar testi her zaman güvenli ve yeterli duyarlılıkta olmayabilir. Şüpheli ilişki sonrası hemen yapılan idrar ve kan testleri olası gebeliği bu kadar erkenden gösteremez. Olası adet süresi geçmeden gebelik testleri yapılmamalı.

0 yorum

Bir erkek neden kadına karşı güç kullanır?

Kadına karşı şiddet olayları yüzyıllardan beridir devam eden, toplum tarafından benimsenmese de aile içinde giderek artış gösteren bir durum.

Toplumda yaşanan kadına şiddetin nedenleri nelerdir? Aile içinde kadınlara karşı şiddet uygulayan erkeklerin kamusal alanda kadına uygulanan şiddete tepki göstermelerinin nedeni nedir? Kadına uygulanan şiddeti tetikleyen faktörler nelerdir, bu faktörlerin çözüm yolları var mıdır? Kadına şiddetin nedenleri hakkında merak edilen tüm soruları konunun uzmanları yanıtlıyor.

Kadına karşı yüzyıllardan buyana süregelen şiddet olayları, toplumda benimsenmese de aile içinde artarak devam ediyor. Uzmanlar, kadına şiddetin nedenleri, dini boyutunu, kadına şiddeti tetikleyen faktörleri ve şiddet olaylarının asgari düzeye indirilmesi için yapılması gerekenler hakkında merak edilen soruları cevaplandırdı.

Günümüzde kadına yönelik şiddet gazetelerin üçüncü sayfalarında öne çıkıyor. Kadına şiddet denince toplumda nasıl bir algı oluşuyor?

Aslında kara rakamlardır bunlar. Yani, bilinen sayı asıl gerçeği yansıtmamakta, asıl gerçeğin altında olmakta. Bunun nedeni de aile içi şiddetin mahrem sayılması, ayrıca kadınların şiddet yaşadıklarını söylemekten utanmaları, söyleseler de bir yardım alamayacaklarını düşünmeleri…

Şiddet denildiğinde hala toplumun büyük bir kesiminde tokat atmak, tekmelemek, yumruk atmak, bıçakla saldırıda bulunmak ve ya tehdit etmek, itmek, ısırmak gibi fiziksel hasara neden olan eylemler algılanmaktadır. Oysa bu eylemler sadece fiziksel şiddet kapsamında değerlendirilebilecek unsurlardır. Şiddeti bu eylemlerle sınırlı tutmak, şiddet algısının yeterince gelişmesini engeller ve sığ bir bakış açısı olmasına yol açar.

Erkeklerin iki yüzü

Kadına şiddet nasıl tanımlanmalı? Erkeğin kadına karşı yaptığı hangi davranışlar şiddet olarak algılanmalı?

Kadına şiddet özel alanda aile içinde eşi tarafından uygulanınca, hala bazı kesimler tarafından doğal sayılmakta… Fakat kadın kamusal alanda şiddete maruz kaldığında aile içinde eşine şiddet uygulayan erkekler bile bu duruma tepki göstermektedir.

Kadına yönelik şiddet, cinsiyete dayanan, kadını inciten, ona zarar veren, fiziksel, cinsel, ruhsal hasarla sonuçlanma olasılığı bulunan, aile dışında ya da aile içinde ona baskı uygulanması ve özgürlüklerinin keyfi olarak kısıtlanmasına neden olan her türlü davranış olarak tanımlanabilir.

Kadın, sadece fiziksel şiddete değil, kadının aşağılanmasının, hakarete uğramasının, küçük görülmesi, küfredilmesi gibi duygusal, kadının çalışmasına izin vermemek, çalışıp kazandığı paraya el koymak, kariyerini geliştirecek fırsatları engellemek ve çok kısıtlı harçlık vermek gibi ekonomik, kadına cinsel bir eşyaymış gibi davranmak, aşırı kıskançlık ve şüphecilik göstermek, cinselliği bir cezalandırma yöntemi olarak kullanmak, açıkça karsı cinse ilgi göstermek, kaba kuvvet kullanarak cinsel ilişkiye zorlamak, duygusal baskı kullanarak cinsel ilişkiye zorlamak, tecavüz etmek, istenmeyen cinsel pozisyonlara zorlamak, fuhuşa zorlamak gibi şiddete maruz kalabilmekte, maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanmaması, yok sayılması gibi ihmale maruz kalabilmektedir.

Toplumun ekonomik ve kültür düzeyi düşük olan kesimlerinde şiddetin yaygın olduğunu söyleyebilir miyiz?

Dünyada ulusal düzeyde yapılmakta olan araştırmaların sonuçları, pek çok kadının sürekli olarak birlikte yasadıkları erkekler veya kocaları tarafından şiddete maruz bırakıldıklarını ve bu şiddetin sınıf, etnik köken veya sosyoekonomik düzey gözetmeksizin uygulandığını ortaya koymaktadır.

Aile içi şiddet her yasta, toplumda, eğitim düzeyinde ve sosyoekonomik grupta meydana gelen yaygın bir problemdir.

Erkekler saldırgan yapıda

Bir erkek neden kadına karşı güç kullanır?

Erkeklerin kadınlara karsı şiddet uygulama nedenleri çok çeşitli ve karmaşıktır. Kültürel yapının erkeği 'saldırgan', kadını ise 'edilgin' olarak kabul etmesi bir anlamda erkeğin şiddet eylemlerini meşru kılması anlamına gelmektedir. Erkek saldırgan bir eylem yaptığında kadına göre daha fazla haklı olma olanağına sahiptir, çünkü o erkektir, ruhsal ve biyolojik olarak saldırgan olma hakkına doğuştan sahiptir.

Kadına yönelik şiddet nedenlerini, biyolojik bakıldığında şizofreni, paranoid şizofreni gibi bazı akıl hastalıkları ile antisosyal kişilik bozukluğu gibi bazı ruhsal bozukluklar sayılabilir.

Sosyal açıdan bakıldığında ise şiddet uygulama, öğrenilebilen bir davranıştır. En önemli öğrenme kaynağı ise, şiddeti uygulayan kişinin kendi ailesidir. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde, aile içi şiddetin uygulandığı bir ortamda yetişenlerin, şiddet gösterme eğilimine sahip oldukları gösterilmiştir. Ayrıca şiddetin, toplum tarafından paylaşılan bir değer yargısı olarak kabul edilmesi ve kuşaktan kuşağa aktarılarak bazı kültürlerce desteklenmesi de sosyal bir neden olarak kabul edilmektedir.

Görücü usulü evliliklerde şiddetin daha yaygın olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evlenme biçimi ile şiddet görme arasındaki ilişki incelediğinde her gruptaki kadının şiddete maruz kaldığı görülmektedir. Görücü usulü ile flört ederek evlenmeyi karşılaştırdığımızda, şiddet görme oranı açısından pek bir fark olduğunu söyleyemeyiz. Bazı araştırmalara göre, anlaşarak evlenenlerde meydana gelen kadına şiddet, görücü usulü evlenenlere göre yüzde 8 ile 3 arasında değişen oranda daha az olduğu belirtilmiştir. Ama bu oran, anlamlı değildir. Böyle bir ayrım pek gerçekçi olmamakla birlikte toplum genelini yansıtmayabilir.

Dinsel etkenlerin de kadına uygulanan şiddette bir rolü var mıdır?

Din davranış ve düşüncelerimize kutsallık kazandırmak, bireyin iç dünyasında olup bitenleri, ferdin inanç ve bilinçlerini, bilgi ve tezlerini, toplumsal kurumları, siyasal ve toplumsal düzeni, onlara nihai olarak geçerli ontolojik süreçler bahsetmekle, yani onları kutsal ve kozmik referanslar çerçevesine yerleştirmek suretiyle meşrulaştırır. Başka bir ifadeyle beşeri açıdan tanımlanan realiteyi, nihai, evrensel ve kutsal bir realiteye bağlayarak sübjektif ve objektif düzeyde haklılaştırır. Din, sosyal düzeni legal, moral ve gelenek normları vasıtasıyla meşrulaştırır.

Günümüzde kadınların karşı çıktıkları ve mücadele ettikleri birçok sorun, kadın ve erkek kimlikleri ve rolleri konusunda toplum ve kültür tarafından belirlenmiş imgeler, ön kabuller ve kalıp yargılarla ilgilidir. Bu imgeler, dinlerin ve kültürlerin yüzyıllar boyunca oluşturduğu geleneklerin hem ürünü hem parçasıdır.

Medya cinsiyetçi yapıya sahip

Şiddet olaylarında medyanın rolü nedir?

Kitle iletişim araçları kadına yönelik şiddetin artmasında etkili olmuştur. Medya cinsiyetçi bir yapıya sahiptir. Kadına sürekli toplumsal, geleneksel rollerini hatırlatan, bunları uygulaması gerektiğini dayatan bir yapıya sahiptir. Şiddet olgusunu normalize eden programlar veya haberlerle şiddetin yayılmasında etkilidir.

Medyada 'kadına şiddete hayır' konulu bir eğitici program 5 dakikalık bir görüntü ile geçiştirilirken, kadın programlarında, dizilerde ve filmlerde kadına uygulanan şiddet görüntüleri gün boyu yayınlanarak şiddetin normal bir durummuş gibi algılanmasına yol açmaktadır.

Kadına şiddet olayları asgari düzeye indirilebilir mi?

Şiddet olgusunun ortaya çıkışı insanlık tarihiyle paraleldir. Arkeologlar, kadına şiddet olaylarını 3 bin yıl öncesine götürmektedir. Erkek mumyaların kemiklerinde yüzde 9-20 kırığa rastlanırken, kadın mumyalarda bu oran yüzde 30-50′dir. Bu kırıklar savaştan çok bireysel kavgaya dönüşen kafa kırıklarıdır. Kadının eşi tarafından yöneltilen şiddet davranışıyla karşı karşıya kaldığı her dönem ve her toplumda bildirilmesine karşın buna aile içinde çözülmesi daha uygun kişisel bir sorun olarak bakılmış, bu konu bilim insanlarının pek ilgisini çekmemiştir. Yani kadına yönelik şiddet binlerce yıldır süregelen ve hala engellenmeyen bir durumdur.

Ancak cinsiyet eşitliğiyle çözülebilir

Kadına şiddet nasıl kökten çözülebilir?

Kız ve erkek çocukların, sosyal ve kültürel örüntü, önyargı ve basmakalıp cinsiyet rollerinden kaçınan ve özgüvenlerinin geliştirilmesine yönelik temel eğitim almaları sağlanmalıdır. Kız çocukları, erkek kardeşleri ya da ağabeyleri tarafından yönetilmemeli veya onlara hizmet etmesi zorunlu bireyler olarak düşünülmemelidir.

Erkek çocukları ise, kız kardeşleri ve ya ablalarından farklı bir konumda olmadıkları ve onları yönetmemeleri konusunda bilinçlendirilmelidir. Bazı gelenek ve göreneklerin, toplumsal cinsiyet eşitliğini gerçekleştirme doğrultusunda yapılan çalışmalarda olumsuz bir unsur olması nedeniyle etkinliğinin kırılması gerekmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliğini gerçekleştirmek üzere kısa ve uzun vadeli, zaman sınırlı hedefler konulmasının, yeterli insan gücü ile mali kaynak tahsis edilmesinin ataerkil toplumlarda görülen kadına yönelik şiddetin azalmasında etkili olacağı düşünülmektedir.

Kadına şiddet cehaletten mi kaynaklanıyor? Eğitim durumu yüksek ailelerde de bu söz konusu mudur?

Kadın eğitimi ve yetişkin kadın eğitiminin önemine yapılan vurgu, erkeğin eğitimi için de yapılmalıdır. Şiddet uygulayan erkeklerin eğitim düzeyleri ise şiddet uygulamayan erkeklere göre daha düşüktür. Şiddete maruz kalma açısından kadınların eğitim düzeyi bir fark oluşturmazken, erkeklerin eğitim düzeyi arttıkça uyguladıkları şiddet azalmaktadır. Buna karsın araştırmada kapsamındaki okuryazar, okuryazar olmayan, ilkokul mezunu, ortaokul mezunu, lise mezunu ve üniversite mezunu olmak üzere her eğitim düzeyindeki erkek grubundan esine şiddet uygulayan erkeğe rastlanmaktadır.

Kadınlarla birlikte, erkekler de bilinçlendirilmeli ve erkeklerin eylemlerinden sorumlu olmaları gerektiği vurgulanmalıdır. Erkekleri şiddet mekanizmalarını tahlil edip çözmeye ve farklı bir davranış tarzı benimseye teşvik ederek, kadınlara yönelik erkek şiddeti konusunda duyarlılık artırıcı çalışmalar yapılmalıdır.

0 yorum

Modern Yöntemlerle Bebek Sahibi Olabilirsiniz

Bebek sahibi olmak isteyen çiftlerin en önemli sorunlarının başında tüp bebek tedavi yöntemlerinden hangisinin uygulanması gerektiğine karar verememeleri gelmektedir. Tam donanımlı bir merkezde doğru seçenekler uygulanmadan gerçekleştirilen denemeler genellikle başarısızlıkla sonuçlanmadır. 

Memorial Ankara Hastanesi Tüp Bebek Merkezi başkanı Prof. Dr. Aygül Demirol, tüp bebek tedavisinin çiftlere özel planlanması gerektiğini belirterek modern tedavi yaklaşımları hakkında bilgi verdi.

Detaylı bir değerlendirilme yapılmalı
Gebeliğe giden yolda kendiliğinden kolaylıkla sonuca ulaşılamıyor ise tüp bebek-mikroenjeksiyon teknolojileri, annenin yumurtası ve babanın spermini laboratuvar ortamında sağlıklı ve kontrollü şekilde birleştirerek çiftlere yardımcı olmaktadır. Tüp bebek ve kısırlık tedavisinde en önemli unsur, çiftlerin doğru değerlendirilmesi ve ardından nedene yönelik tedavi seçeneklerinin doğru bir şekilde sunulmasıdır. Çiftlere yeterli zaman ayrılarak tüm soruları cevaplanmalı ve tedavi yöntemi bireyselleştirilerek aileye özel olarak uygulanmalıdır.

Tüp bebek tedavisinde merkez seçimi çok önemli
Tüp bebek hizmetinin tam donanımlı bir hastanede sunulması, çiftlere birçok yönden avantaj sağlamaktadır. Bu avantajların başında hastaların, hastanenin tüm alt yapı imkânlarından faydalanabilmesi gelmektedir. Tüp bebek uygulamasının tam donanımlı bir hastane ortamında gerçekleştirilmesi, tedavinin kalitesini ve başarısını artırmaktadır. Bunun yanı sıra hastanedeki tüm bölümlerle işbirliği halinde çalışılması daha başarılı sonuçlar alınmasına büyük katkı sağlamaktadır.

Tekrarlayan başarısızlıkların nedeni iyi araştırılmalı
Tekrarlayan tüp bebek tedavisi başarısızlıklarında öncelikle bu sonuçların hangi faktörlere bağlı olabileceği detaylı iyi bir şekilde araştırılmalıdır. Ardından bu süreç çifte en doğru şekilde aktarılmalı ve yeni bir tedavi planı çizilmelidir.

İlaçsız tüp bebek yöntemi(IVM): IVM, tüp bebek teknolojilerinde çığır açan önemli ve yeni bir yöntemdir. Tıbbi olarak ispat edilmiş, güvenilir bu yöntem sayesinde dünyada şuan anda doğan 1000 üzerinde bebek vardır. Bu bebeklerde herhangi bir sağlık sorunu ve genetik bir probleme de rastlanmamıştır. IVM, dünyada az sayıda saygın merkezde uygulanmaktadır. Üst düzey bir teknoloji, profesyonellik, yoğun uğraş ve sabır gerektirdiği için tüm merkezlerde henüz yoğun uygulamaya geçmemiştir. Tanım olarak; herhangi bir yumurtlama tedavisi için uygulanan enjeksiyonlar verilmeksizin, yumurtalıklardan ufak yani olgunlaşmamış yumurtaların alınıp laboratuvar koşullarında olgunlaştırılması, (bu aşama 24-48 saat almaktadır) olgunlaşan yumurtalara mikroenjeksiyon yöntemi ile spermin enjekte edilmesi sonucu, embriyoların elde edilerek transferi anlamına gelmektedir.

IVM tekniği ile elde edilen embriyolar, aynen normal tüp bebek tekniklerinde olduğu gibi, genetik tanı yani PGD ile analiz edilebilmekte, ileri evre transfer yani blastosist transferi yapılabilmektedir. Ayrıca tedaviden artan embriyolar daha sonra kullanılmak üzere saklanabilmekte yani dondurulabilmektedir.

Ko-Kültür yöntemi: Ko-kültür, embriyo gelişimini destekleyen ek bir besi ortamıdır. Bu yöntemde, yumurta ve spermin döllenmesinden embriyonun gelişimine ve anne rahmine yerleştirilmesine kadar embriyo, laboratuvarda özel sıvılar içerisinde geliştirilmektedir. Bu sıvılar anne rahmi ve tüplerdeki sıvıları taklit eden niteliktedirler. Ko-kültür vasatı ek bir besi ortamı olarak embriyonun gelişimine salgıladığı büyüme faktörleri ile katkıda bulunmaktadır. Böylece daha kaliteli embriyolar elde edilerek gebelik şansı yükseltilmektedir.

Gebelik aşısı: Anne rahminin gebeliği kabul edecek şekilde bağışıklık sistemi ile hazırlandığı yöntemdir. Anne adayından alınan kandan "lenfosit" denilen kan hücreleri ayrıştırılmaktadır. Bu hücreler özel kültür sıvılarında CRH hormonunun desteği ile özel işlemlere tabi tutulmaktadır. Elde edilen sıvı, embriyo rahme yerleştirilmeden 1-2 gün önce ya da bazı vakalarda aynı gün rahim içine verilmektedir. Bu yöntem ile rahim içi bağışıklık sistemi üzerinden embriyoyu daha kolay kabul eder duruma gelmektedir ve böylece embriyo daha kolay gebelik oluşturacak şekilde tutunmaktadır.
Embriyoya genetik analiz yapılması: Bu yöntemde, embriyolar rahme yerleştirilmeden önce genetik açıdan değerlendirilmektedir. Böylelikle sağlıklı embriyolar seçilerek transfere götürülmektedir. Genetik analiz her vaka için uygun ve gerekli değildir. Bu nedenle çiftlere iyi bir bilgilendirme ile sunulmalıdır.

ERA testi: Rahim içinin embriyoyu kabul etme potansiyelinin saptanarak tedavinin planlanmasıdır.
Embriyo gelişiminin takip edilerek transfer için ideal embriyonun seçilmesi yöntemi: Embriyonun gelişimi video kayıt sistemi ile sürekli izlenerek, bölünme hızı ve hücre yapısına göre değerlendirilir ve gebelik şansı en yüksek embriyo seçilir. Bu sistem embriyonun genetiği hakkında da bilgi verdiği için oldukça önemlidir. Değerlendirmeyi yapan ekibin bu konuda eğitimli ve deneyimli olması gerekmektedir.

0 yorum

Mutsuz Kadının Beslenme Rehberi

İş veya özel hayatlarında mutsuz olan birçok kadın kilo almaya çok eğilimli hale geliyor. Kısa veya uzun süreli anksiyete veya depresyon kadınların kendilerini buzdolabının önünde bulmasına sebep olabiliyor.

Kadınların mutsuzlukla başa çıkma yöntemlerinden biri, aşırı miktarda karbonhidratlı ve şekerli besinler tüketmek. Tabi bu durum, kilo almaya ve göbeklenmeye yol açıyor. Kadın, kilo aldıkça daha çok mutsuz oluyor. Bu nedenle aynı kısır döngünün içerisinde kalıyor. Yani kadın mutsuz oldukça yemek yiyor, yedikçe daha da mutsuz oluyor diyor, Diyetisyen- Yaşam Koçu Gizem Şeber.

Kadınlarda sadece psikolojik mutsuzluk yeme sebebi değil. Bazen gözden kaçırılan bir beslenme yetersizliği de kadının mutsuz hissetmesine neden olabiliyor.

Oysa hem sağlıklı beslenmek hem de mutlu olmak mümkün. Besinlerin modumuz üzerinde ciddi etkileri olduğu uzun zamandır bilinen bir gerçek. Eğer doğru besinleri doğru zamanlarda tüketirsek, kilo almadan da mutlu olabiliriz.

SADECE PROTEİN YEMEK SİNİRLİ YAPAR!

Modumuzu ve iyi hissetmemizi ciddi anlamda etkileyen sebeplerden biri; günlük aldığımız kalorinin proteinden karşılanan kısmıdır. Eğer sadece proteinli besinler tüketiyor ve gün içerisinde hiç karbonhidrat almıyorsak daha mutsuz ve sinirli hissetmemiz mümkün. Bu durumda akşam bir anda soluğu buzdolabının önünde almakla veya eve tatlı siparişi vermekle sonuçlanabilir. Yapılan bilimsel çalışmalar, sadece proteinle beslenen kişilerin daha mutsuz ve sinirli olduklarını ortaya koymuştur.

ÖĞRENİLMİŞ İŞTAHIMIZ, MUTLULUK DÜZEYİNİ ETKİLEYEBİLİR!

Sevdiğimiz besinlerin bizi daha fazla mutlu ettiğini bilmek için bilimsel bir araştırmaya gerek yok. Ancak, sadece sevdiğimiz besinleri yemek değil, koklamakta mutlu hissetmeye yetiyor. Örneğin kahve veya çikolata bu konu için en belirgin örnekler. Yemek yemenin psikolojik etkileri yadsınamaz. Kişilerin mutsuz hissettiklerinde, daha önceden yediklerinde mutlu hissettikleri besinlere yöneldiği araştırmalarca belirlenmiş durumda. Bu nedenle insanın bu konuda kendisini tanıması ve izlemesi de önem kazanıyor.

VİTAMİN VE MİNERAL DÜZEYLERİ MUTSUZ HİSSETMENİN NEDENİ OLABİLİR!

Kötü bir olay karşısında mutsuzluk süremizi ve depresyon düzeyimizi belirleyen faktörlerin başında beslenme geliyor. Yetersiz beslenme sonucu ortaya çıkabilecek vitamin ve mineral yetersizlikleri; olaylar karşısındaki tolerasyonumuzu etkileyebiliyor ve buna bağlı olarak daha mutsuz hissedebiliyoruz. Ayrıca birçok vitamin ve mineral yetersizliği tatlı ihtiyacını ciddi anlamda arttırabiliyor.

Türk kadınları için bunların başında demir minerali geliyor. Ülkemizde demir yetersizliği kadınlar arasında çok sık gözlenen bir durum. Demir yetersizliği kişinin sürekli tatlıya ihtiyaç duymasına yol açıyor. Aynı zamanda daha mutsuz, halsiz ve depresif hissetmemize yol açıyor. Bu nedenle uzun süren depresyonlarda demir ile ilgili kan tahlillerinin yaptırılması ve gerekliyse doktor kontrolünde demir yetersizliği tedavisi yapılması gerekiyor. Demir mineralinin en zengin kaynakları; kırmızı et, tavuk, balık, sakatatlar. Bazı sebzeler ve kurubaklagiller de demir minerali içerse de, bu besinlerin içinde bulunan demirin vücutta kullanılma oranları daha düşük.

Yine B grubu vitaminlerinden biri olan tiaminin yetersizliği de, kişiyi depresif hissettiriyor. 1999 yılında yapılan bir araştırmada, tiamin yetersizliği olanlarda kendine güven probleminin daha yaygın olduğu gözlenmiş. Tiamin vitamininden zengin besin kaynakları; tahıllar. Patates, maya ve yumurta da tiamin içeriyor.

OMEGA-3 MUTLU HİSSETMENİZE YARDIMCI!

Omega-3 yağ asitleri sadece kalp sağlığımızı korumuyor. Aynı zamanda kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlıyor. Yapılan bilimsel çalışmalarda, omega-3'ün yetersiz tüketiminin; depresyona ve anksiyeteye neden olduğu saptanmıştır.

Yaşam tarzımızın değişmesi ile günlük aldığımız yağ oranının büyük bir kısmı omega-6'dan gelmektedir. Ancak sağlığımız için önemli olan omega-3 ve omega-6 yağ asitlerinin dengeli alınmasıdır.

Eğer haftada en az 2 gün balık tüketmiyor; beslenmenizde fındık, badem gibi kuruyemişlere ve semizotuna yer vermiyorsanız, daha mutsuz hissetmeniz olası.

MUTSUZ KADINI MUTLU HİSSETTİRECEK 5 SAĞLIK ÖNERİSİ
• Karbonhidratsız gününüz geçmesin… Günlük beslenme düzeninizde karbonhidrat kaynakları olan; tam tahıllı ekmekler, makarna, bulgur, meyve, kuru meyve gibi besinler mutlaka yer almalı. Eğer 3 saatte bir azar azar karbonhidrat tüketirseniz, mutluluk hormonu olan seratonini daha rahat salgılayacaksınız.
• Bir tabak ıspanak veya yeşil sebze tüketin… Folik asitin yetersiz tüketiminin depresyona yol açabileceği bilinmektedir. Koyu yeşil yapraklı sebzeler iyi folik asit kaynağıdır. Düzenli tüketmeye özen gösterin.
• Selenyuma yer açın… Selenyum yetersizliğinin de mutsuzluk ve depresyonla ilişkili olduğu biliniyor. Selenyumun en zengin besin kaynakları; et, tavuk, balıklar, mantar, soğan, sarımsak ve tam tahıllardır.
• Seratonini sadece çikolata salgılatmaz… Egzersiz yapmakta, seratonin salgısını başlatır. Hem egzersiz mutsuz döneminizde almış olduğunuz kiloları vermenize de destek olacak.
• Düzenli uyuyun… Günde 5 saatten az uyuyanların iştahlarının daha fazla açık olduğu ve 8 saat uyuyanlara göre ortalama günde 300 kalori fazla aldıkları biliniyor. Düzenli uyku, sadece kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlamaz, aynı zamanda iştahınızı kontrol etmenizi kolaylaştırır. 

0 yorum

Hemen yürüyüşe başlamak için 10 neden

Neden yürüyüş yapmaya başlamalısınız? Her gün 30 ile 60 dakika arasında yürümek; vücudunuz, zihniniz ve ruhunuz için yapabileceğiniz en yararlı şeylerden biridir.

Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, yürüyüşe başlamak için güzel sebepleri sizler için kaleme aldı:

1.Yürüyüş yapanlar daha uzun yaşar

8000 erkekte yapılan 'Honolulu Kalp Çalışması'nda' günde 2 mil yürüyen kişilerde ölüm riskinin neredeyse yarıya düştüğü bulunmuştur. Diğer çalışmalarda da benzer sonuçlar bulunmuştur. Eğer yürümeye devam ederseniz, daha uzun ve daha sağlıklı yaşama şansınızı artırırsınız.

2. Yürüyüş kilo almayı önler

Colorado Üniversitesi Sağlık Bilimleri Merkezi, İnsan Beslenmesi Merkezi'nden Dr. James O. Hill tarafından yapılan bir çalışma; "Eğer günlük aktivitelerinize günde 2000 adım daha eklerseniz, bir daha hiç kilo almayabilirsiniz" diyor. Kilo vermek için daha fazla adım atmalısınız.

3. Kilolarınızdan yürüyerek kurtulabilirsiniz

Yürüyüş gibi egzersizler kilo verme programlarının önemli bir parçasıdır. Ama yine de kilo vermek için ne kadar yediğinize dikkat etmeniz gerekiyor. Yürümek kaslarınızı kuvvetlendirmeyi, yağları yakmayı ve metabolizmanızı hızlandırmayı sağlar. Uzun sürede ve başarılı bir şekilde kilo veren kişilerin hemen hemen tamamı yürüyüş programı ya da diğer egzersiz programlarını takip etmişlerdir.

4.Yürüyüş kanser riskini azaltır

Çalışmalar göstermiştir ki; egzersiz ve yürüyüş, meme ve kolon kanseri riskini azaltmaktadır. Yürüyüş aynı zamanda devam eden kanser tedavisi için yararlıdır, iyileşme ve hayatta kalma oranını artırır.

5. Yürüyüş kalp hastalıkları ve inme riskini azaltır

Kalp hastalıkları ve inme, hem kadınlarda hem de erkeklerde en yüksek ölüm nedenidir. Bu riski günde 30 ile 60 dakika yürüyerek yarıya indirebilirsiniz. Kanınızın akmasını sağlayın!

6. Yürüyüş diyabet riskini azaltır

Ayağa kalkın ve günde en az 30 dakika yürüyün, böylece tip 2 diyabeti önleyin. Pittsburgh Üniversitesi Halk Sağlığı tarafından yapılan bir çalışmada, günde 30 dakika yürümenin fazla kilolu kişilerdeki diyabet riskinin, kilolu olmayan kişilerle aynı olduğu bulunmuştur. Yürümek aynı zamanda diyabetli kişilerde kan şekerinin düzenlenmesine de yardımcı olur.

7.Yürümek beyin gücünüzü artırır

The National Council on Aging tarafından yapılan bir çalışmada, günde 45 dakika yürümenin 60 yaş üstündeki kişilerde düşünme yeteneğinde artış sağladığı bulunmuştur. Katılımcılar yürüyüşe 15 dakika olarak başladılar ve ardından zamanı ve hızı geliştirdiler. Bu yürüyüş programını uygulayan kişilerin de aynı şekilde mental olarak keskinleştiği sonucu bulunmuştur.

8. Yürümek modu geliştirir ve stresi azaltır

Yürüyüş ve diğer egzersizler vücudun doğal mutluluk hormonu olan endorfin salınımını sağlar. Birçok insan modlarındaki değişimi fark etmişlerdir. The Annals of Behavioral Medicine'da 1999 yılında yayınlanan bir çalışma; yürüyen ve diğer kolay egzersiz programlarını uygulayan üniversite öğrencilerinin tembellere ya da gayretlice egzersiz yapan kişilere göre daha az stresli olduğunu göstermiştir.

9.Yürümek erektil problemleri önler

Günde 2 mil yürümek erkekler için, ileride olabilecek orta yaş iktidarsızlığı riskini azaltır.

10. Yürümeye başlamak kolaydır

Bütün ihtiyacınız olan bir çift rahat ayakkabı ve kendinizi kapıdan dışarıya atmak ya da koşu bandına çıkmak. Yürüyüşün etkilerini günde birçok kez kısa yürüyüşler yaparak ya da günde bir kez uzun bir yürüyüş yaparak görebilirsiniz.

0 yorum

10 öneriyle 10 kilo verebilirsiniz

Bu yazıyı mutlaka okuyun!
Yaz geliyor, kilo verme vakti! Size 10 kilo vermenize yardımcı olacak 10 önerimiz var…

10 kilo vermek zor iş. Ama burada yazan 10 temel kuralı uygulamak bu sürecin daha hızlanmasına ve daha sağlıklı olmasına yardımcı olacak. Hiçbir şeyi gözünüzde büyütmeyin, bir an önce motive olun, kararlılığınızı koruyun ve bu yazıyı mutlaka okuyun!

Birbirinizi destekleyin
Motivasyon diyetin yüzde 70’idir. Gerekirse yakın bir arkadaşınızı seçin ve onu bu konuda ‘koçun’ yapın. Mesela ona diyetinizi nasıl uyguladığınızı anlatın. Böylece o sizi bir yandan kontrol ederken, bir yandan da motive etmiş olur. Veya sizin gibi kilo vermek isteyen arkadaşlarınızla birlikte bu diyeti grup diyetine dönüştürün ve birbirinizi sürekli takip edin ve destekleyin.

Süreci kabullenin
10 kilo bir haftada verilmez, öncelikle bunu kabullenelim. Bu nedenle bir anda aşırı bir diyet programına girmek ve bir anda bir sürü kilo verileceğine inanmak pek de doğru olmayacaktır. Öncelikle belli bir zamana yayılmış, dengeli bir beslenme programı oluşturulması konusunda anlaşalım. Burada diyetin etki sürecini kabullenmek önemli bir adım olacaktır.

Diyetisyen kontrolü
10 kilo vermek kolay bir iş değil. Bu nedenle bunu mutlaka bir diyetisyen kontrolünde yapmanız çok daha güvenli ve sağlıklı olacaktır. “Ben 10 kilo vereceğim” kararını kesin olarak aldıktan sonra hemen bir diyetisyenden randevu almayı unutmayın. Emin olun, diyetisyende kat ettiğiniz yolları birebir görecek ve daha da motive olacaksınız.

Şekerli ve yağlı yiyeceklerle vedalaşın
Kilo vermek isteyen herkesin bildiği bir şeydir ama biz yine de hatırlatmak istedik. Şekerli ve yağlı gıdaları hayatınızdan çıkarın derken demek istediğimi tüm yağlı yiyecekleri çıkarın değil! Salatanıza bir kaşık zeytinyağı gayet sağlıklı olacaktır.

Balığa ‘merhaba’
Diyetin en iyi arkadaşı balıktır. Az kalorili, bol Omega3’lü, sebzelerle daha da lezzetlenen, sağlık için ideal bir besin balık… Bu nedenle balık bu kararlı diyet sürecinde sizin en sık karşılaştığınız yiyecek olacak.

Hareket şart
Kilo vermenin sadece diyetlerle mümkün olmadığını, ekstradan spor yapmamızın şart olduğunu biliyoruz. Sporu yaşam tarzımızın bir parçası haline getirmemiz gereklidir. Haftada en az 4 gün yürüyüş, bisiklet gibi egzersizleri uygulamamız sağlıklı olacaktır. Ayrıca her zaman asansör yerine merdiven, kısa mesafelerde otobüs yerine yürümeyi tercih etmemiz yardımcı olacaktır.

Buzdolabını kontrol edin
İrade bazen yetisini kaybeder. Buzdolabınızı açtığınızda karşınızda duran ton balığı yerine eliniz bir koca bir dilim çikolatalı pastaya gidebilir. Bu gibi irademizi kaybetme anları yaşamamamız için biz ‘ne olur ne olmaz’ deyip, buzdolabımızı abur cubur tarzı yiyeceklerden arındırmalıyız. Böylece dolabı açtığımızda karşılaştığımız şeyler her zaman sağlıklı besinler olur.

Öğün atlamayın
“Ne kadar az yersem o kadar çok kilo veririm” kesinlikle yanlış bir inanıştır. Bunu düşünerek, öğle veya akşam fark etmez; herhangi bir öğün atlanırsa, bu diyet kilo verememekten ziyade çok sağlıksız bir beslenme sistemine dönüşür. Bu nedenle önemli olan diyet programınızın gün içerisinde öğünlere dağıtılmış olan şekliyle, önerilen porsiyonlarda yemenizdir.

Öğün piramidi
Öğün piramidini diyetinizin temeline yerleştirin. Kuralınız hep aynı olsun: kahvaltı ve öğle öğünlerinde iyi beslenmeli, akşam yemeklerinde bunu hafifletmeliyiz. Unutmayın sabah ve öğle yemeklerinde alınan gıdalar günlük enerjinizi sağlar. Akşam yenilen yemeğin hafif olması ise güzel bir uyku çekmenize yardımcı olur.

İçeceklere de dikkat edin
Öncelikle alkolün kesinlikle hayatınızdan çıkarılması gerekir. Tabi burada kısıtlanan bir kadeh şarap değil; bol şekerli alkollü içeceklerin aşırı tüketimidir. Ayrıca kola, gazoz gibi asitli içeceklerden de uzak durun. Bol su içmeye özen gösterin.

Meyve ve sebzelerden bol bol
Sebzeler sağlık ve diyet için ideal besinlerdir. Hem az kalori içerirler, hem de vitamin deposudurlar. Aynı şekilde meyveler de… Günde en az 2-3 kez tüketilmesi gerekir. Zaten diyetisyeniniz size hazırladığı beslenme programında meyve ve sebze ağırlıklarına ve dengelerine dikkat edecektir.

Bilinçli tüketin
Her zaman ambalajların arkasını okuyun. Alacağınız yiyeceklerin içeriğinde neler olduğunu bilmeyi, dolayısıyla daha bilinçli bir alışveriş yapmayı alışkanlık haline getirin. Bunu yapmadığınızda hiç ummadığınız sürprizlerle karşılaşacağınızı unutmayın!

0 yorum

Aşırı hijyen bağışıklık sistemini olumsuz etkiler!

Bağışıklık sisteminin çocukluk döneminde kuvvetlendirilmesi yetişkinlik döneminde sağlıklı bir yaşam sürdürülebilmesi açısından büyük önem taşır. 

Düzenli beslenmenin yanı sıra, çocukların sağlıklı ortamlarda büyümesi bağışıklık sisteminin gelişmesinde önemli bir rol oynar. Ancak sağlıklı ortam denildiğinde akla aşırı hijyen ortamlar gelmemeli. Çünkü çocuklar bağışıklık sisteminin gelişebilmesi için çevredeki mikrop ve bakterilere de ihtiyaç duyarlar.

Bağışıklık sistemi vücudun savunma sistemidir. Öncelikle ağız – burun - deri yoluyla dışarıdan mikroorganizmaların vücuda girişini engellerken; aynı zamanda vücuda bir şekilde girmiş olan mikroorganizmaların hastalık yapmasını ve diğer organlara ilerlemesini de önlemektedir. Bağışıklık sistemi dalak, lenf bezleri, akyuvarlar, makrofajlar, yok edici hücreler ve hafıza hücreleri gibi birçok sistemin bir arada çalıştığı karmaşık bir sistemdir.

Bağışık sisteminin gelişimi anne karnında başlar. İlk aylarda zayıftır ve zamanla geçirilen enfeksiyonlar ile hafıza fonksiyonu gelişerek olgunlaşır ve vücudumuzu korumaya başlar. Annenin gebelikteki beslenmesi, stresi, gebelikte geçirilen enfeksiyonlar ile bağışık sistemi oluşmaya başlar. Bebek doğduktan sonra da çocuğun beslenmesi, yaşadığı ortamın fiziksel durumu, çocukluk döneminde geçirilen enfeksiyonlar, kullanılan ilaçlar ve aşılar ile bağışıklık sistemini etkileyen faktörlerdir.

Aynı ortamda, aynı ailede yaşayan ikizlerde bile bağışıklık sistemi farklılıklar gösterebilmektedir. Fazla korumacı ailelerin çocuklarında bağışıklık sistemi yeterince gelişemediği için daha sık ve daha ağır enfeksiyonlar geçirme riskleri vardır. Bir çocuğun her yıl aşağı yukarı 7 - 10 kez üst solunum yolları enfeksiyonu geçirmesi son derece normal ve bağışıklık sistemini güçlendiren bir durumdur.

Steril ortamlarda büyüyen çocuklarda bağışıklık sistemi daha zor güçlenir!
Son yıllarda astım - alerjik otoimmun hastalıkların ve enfeksiyonların özellikle sosyoekonomik olarak gelişmiş ülkelerde daha sık görülmeye başlanması hijyen hipotezi ile açıklanmaktadır. Hijyen hipotezine göre ortam sterilliği arttıkça bağışıklık sistemi kendine doğru çalışır ve kendine zarar vermeye başlar. Bazı otoimmun hastalıkların temelinde bu yatmaktadır. Öz çamaşır suyu gibi maddelerle evin sık sık temizlenmesi çocuğun bağışıklık sisteminin gelişmesini engeller. Çocuk ne kadar çok yaşadığı çevreyle ilişkide ise, yaşıtları ile oynuyor, toprakla oynuyor ise o kadar bağışıklık sistemi güçlenir. Ailenin tek çocuğu olup steril çevrede yaşayan çocuklarda bağışıklık sistemini gelişemez ve bunun sonucunda çocuk sık sık hasta olurlar. Çok kardeşli kalabalık evlerde büyüyen çocuklar ise daha güçlü bağışıklık sistemine sahiptirler. Toplumsal bir flora vardır ve çocuk bu flora ile iç içe yaşayarak bağışıklığını güçlendirir.

Bu bağlamda kreşe giden çocuklar eğer evde çok korumacı ve steril ortamda büyütülmüşler ise doğal olarak kreşin ilk yıllarında birçok mikroorganizma ile karşılaştıkları için sık enfeksiyon geçireceklerdir. Bu enfeksiyonların %80 viral enfeksiyonlardır ve bu durumlarda gereksiz antibiyotik kullanımı ile çocuğun cilt - bağırsak ve boğaz florası bozularak bakteri direnci artar ve çocukta alerji - astım – atopi riski artar. Yapılan en büyük hata çocukların sık geçirdikleri üst solunum yolları enfeksiyonlarından ötürü çocuğu kreşten alarak kişisel gelişimine engel olmaktır. Unutulmamalıdır ki eninde sonunda çocuk okula başlayınca yine aynı mikroorganizmaları içeren toplumsal floraya girecek ve yine bu enfeksiyonları ilk yıllarında geçirecektir. Çocuk bu florayla ne kadar erken karşılaşırsa o kadar güçlü bağışıklık sistemi olur.

Anne sütü bağışıklık sisteminin en önemli besin kaynağı!
Beslenme bağışıklık sistemini en çok etkileyen çevresel faktörlerden biridir. Bağışıklık sisteminde en önemli besin kaynağı tabi ki anne sütüdür. Anne sütü içeriğindeki immunglobulinler ve koruyucu diğer faktörleri bebeğe direkt olarak geçmekte ve bireyin ömür boyu onu koruyacak olan bağışıklığının ilk temellerini atmaktadır.

Çocukların yaşlarına uygun kaloriyi sağlayan 5 - 6 öğünden oluşan dengeli beslenme bağışıklık sistemini olumlu yönde etkiler. Beslenme yetersizliği kadar obezite de kan yağları arttığı için bağışıklık sistemi negatif olarak etkileyen bir faktördür.

Sebze ve meyveler içerdikleri vitaminler yoluyla özellikle de D ve C vitaminleri ile bağışıklığımızı güçlendiren besinlerden biridir. Sebzelerden brokoli – lahana – kereviz – pazı – turp - ıspanak gibi yeşil yapraklı sebzeler özellikle kış aylarında mutlaka tüketilmesi gereken bağışıklığı güçlendiren sebzelerdir. Çiğ ya da özellikle soğan ve sarımsağın da bağışıklığı güçlendirici ve antimikrobiyal etkileri olduğu için bunlarla birlikte pişirilerek tüketilmeleri önerilir.

Balık içerdiği omega 3 yağları ile bağışıklığı destekler haftada en az 1 öğün balık tüketimi çok önemlidir.
Meyvelere geçersek, öz turunçgiller portakal – mandalina ve limon tüketilmelidir. Kışın çocuklarımıza hazırlayacağımız limonata hem çok sevecekleri bir içecek yerine geçecek hem de C vitamini içeriği ile çocuklarımızı enfeksiyonlara karşı koruyacaktır. Günde en az 1 portakal ya da 2 mandalina tüketilmesini çocuğa günlük ihtiyacı olan C vitaminini sağlar.

Elma ve kivi de kışın bağışıklığımı güçlendirmede etkili bir meyvelerdir. Elma hem çiğ hem de zencefil ve zerdeçal ile haşlanarak kullanılabilir.

Mayalı ürünler yoğurt - kefir vb. içerdikleri probiyotikler ve prebiyotikler ile bağışıklık sistemimizi güçlendirirler. Yoğurt – ayran - kefir gibi besinlerde bulunan probiyotik ve prebiyotikler açısından mutlaka tüketilmesi gereken gıdalar içindedir.

Unutulmamalıdır ki; çocukların piyasada bulunan vitamin ve bağışıklık sistemi güçlendirici ürünleri almak yerine sağlıklı ve dengeli beslenerek bu vitaminleri doğal yoldan almaları en güzel yoldur.

0 yorum

Çocuğu ertelemek belki de geç kalmak olacak!

Kadın yaşının ilerlemesi ile yumurtlama kapasitesi azalmaktadır. Belirli yaştan sonra ne yazık ki tüp bebek tedavisi ile hem elde edilen yumurta sayısı azalmakta, hem de yumurtaların kalitesinde düşme görülmektedir.

Kadıköy Şifa Sağlık Grubu Tüp Bebek Merkezi ekibinden Op.Dr.Furkan Kayabaşoğlu tüp bebek tedavisinde başarıyı belirleyen en önemli faktörlerden birinin kadının yaşı olduğunu vurgulayarak, ''Kadın yaşının ilerlemesi ile yumurtlama kapasitesi azalmaktadır. Belirli yaştan sonra ne yazık ki tüp bebek tedavisi ile hem elde edilen yumurta sayısı azalmakta, hem de yumurtaların kalitesinde düşme görülmektedir” dedi. Furkan Kayabaşoğlu “Bu nedenle anne olma yaşına karar verirken tüp bebek tedavisini bir garanti gibi görmek doğru değildir.” ifadesini kullandı.

Kayabaşoğlu yaptığı açıklamada, tüp bebeğin günümüzde birçok çift için büyük umut olduğunu, tedavinin kadından elde edilen yumurtalarla erkeğin spermlerinin laboratuvar ortamında bir araya getirilmesini ve embriyoların elde edilmesini sağlasa bile, yumurta ve sperm kalitesinin bu tedavinin başarısında anahtar rol oynadığını belirtti.

Kadınların yumurtalıklarındaki yumurta havuzları ile hayata geldiklerini ve doğumda yaklaşık bir milyon olan yumurta sayısının, ergenlik yıllarında 400 bin civarında olduğunu kaydeden Dr. Kayabaşoğlu ergenlikle birlikte her adet döneminde bu yumurta havuzunda biraz daha yumurtanın kaybolduğunu söyledi. “Bu nedenle yıllar geçtikçe hem yumurta sayısı azalmakta, hem de doğumdan itibaren kadının yaşı gibi yumurtaların yaşı da artmakta, yumurtalar da yaşlanmaktadır.” diyen Dr. Furkan Kayabaşoğlu, tüp bebeğin işte bu nedenle ileri yaşlara bırakılmaması gerektiğini vurguladı.

40 yaş sonrası tüp bebek başarısı hızla azalıyor!

Tüp bebek tedavi sonrası gebelik başarısının 38 yaşına kadar pek azalmadığını ancak 40 yaş sonrası başarının hızla azaldığını, 42 yaş sonrası başarı oranlarının hiç de beklenen kadar yüksek olmadığını anlatan Dr. Kayabaşoğlu, genç çiftlerde üst üste üç tüp bebek tedavisi toplam gebelik oranının %90’lara ulaştığını, 42 yaş sonrası ise bu oranın %30’lara ulaşmadığını ifade etti.

Çocuğu erteliyorsanız mutlaka bir doktora danışın!

Op.Dr.Furkan Kayabaşoğlu 
Günümüzde kadınların sosyal hayatımızda daha etkin olduklarını, kariyer beklentilerinin evlilik ve annelik planlarını daha ileri yaşlara ittiğini belirten Dr. Furkan Kayabaşoğlu, geç yaşta evlenen çiftlerin, yakın gelecekte çocuk planlamasalar bile, mutlaka üreme sağlığı ile ilgilenen kliniklerden danışmanlık almalarını, gelecek planlarını bu değerlendirme sonuçlarına göre sağlıklı şekilde yapmalarını önerirken, “Klinik pratiğimizde hayatın ve iş dünyasının kargaşasından çocuk yapmayı erteleyen çiftlerle çok sık rastlamaktayız. Tabi ki herkes yaşamını kendi istekleri doğrultusunda planlayabilmeli, ama önemli olan bunu yaparken tüm yönleriyle, sağlıklı bir planlama yapıldığından emin olunmasıdır.” dedi.

Kadında yapılacak bazı hormon testleri ve ultrasonografi incelemesi, erkek de ise sperm analizi ile sadece birkaç saat ayırarak hayatlarındaki bu en önemli konuda bilgi sahibi olunabileceğini, ertelemenin belki de geç kalmak olduğunu vurgulayan Kayabaşoğlu, kök hücre çalışmalarının gelecekte yaş faktörü için çözüm olabileceğini umduğunu söyledi.

0 yorum

Saçlarınızda farklı renkleri deneyin!

Annelerimiz zamanında saçlar sarıya boyanır ya da meç yapılırdı. Şimdi öyle mi ya? Renklerden renk beğen. Peki ama onca renk tonundan hangisi size en çok yakışır? O renge uygun makyaj nasıldır?

Ateş kızılı veya, altın sarısı ya da klasik koyu renk saç renginden hangisi size en çok yakışır? Eğer saçlarınızda farklı renkleri denemeyi seviyor ama bir yandan da görünümünüzü riske atmak istemiyorsanız, bu önerilere kulak verin.

Kızıl / kırmızı sizin için doğru renk mi?
Aşağıdakilerden en az ikisi size uyuyorsa, saçlarınızı kızıl renge boyatmak iyi bir fikir olabilir.

Cilt renginiz pembe tonlarını barındırıyorsa...
Saçlarını kırmızı yapmak isteyen pek çok kadın için kırmızının doğru tonunu bulmak mümkün, ama cilt rengi açık veya pembeye dönük olanlar kırmızı en iyi taşıyanlar. Eğer cildiniz buğday ya da esmer tonlardaysa, o zaman size uygun kırmızı tonunu bulmakta zorlanmanız çok mümkün.

Dikkat çekmekten hoşlanıyorsanız...
Kırmızı/kızıl, insanların dönüp size bakmalarına neden olabilecek bir renktir. Rengi taşımak ve bakışlardan rahatsız olmamak için kendinden emin bir tip olmalısınız.

Saçlarınız bakımsız değilse...
Eğer saçlarınız çok kuru veya yıpranmışsa, sağlıklı saçlarda bile çok çabuk akan kızıl boyanın kalıcılığı, sizin saçlarınızda daha bile az olacaktır. Saçlarınıza iyi bakarsanız; yani haftada bir bakım yapar, düzenli olarak uçlarından kestirir ve şekillendirirken fön, maşa gibi şekillendiricileri her gün kullanmazsanız, boyanın canlı olması olasılığını arttırmış olursunuz.

Kırmızı rengi muhafaza etmenin yolları:
Saçlarınızı olabildiğince az yıkayın. Bunun anlamı, ideal olarak haftada ikidir. Ancak saçlarınız yağlı ya da çok inceyse gün aşırı yıkamak da uygundur. Yıkarken asla s.cak suyla yıkamayın, ılık suyu tercih edin.
Sert şampuanlardan kaçının. Çoğu kepek şampuanı boyalı saçlarda daha da sert bir etki yapar ama kızıl saçlar için ölüm gibidir, saçın rengini atması çok daha hızlı olur.

Kuaförünüzden boyanın kalıcılığını artıran bakımlardan uygulamasını isteyebilirsiniz. Kızıl/kırmızı saç boyası diğer boyalara göre daha çabuk okside olur. Bu nedenle açık havada uzun süre kalacaksanız, UV filtresi içeren bir şekillendirici kullanın, ya da bir şapka ya da eşarp takın. Patlıcan moru tonlarının sizi baştan çıkarmasına izin vermeyin. Mora dönük kızıllar doğal görünmez ve çoğu zaman da kişiye yakışmaz. Kırmızı tonunu seçerken, bakır, kahverengiye dönük kızıl vs gibi tonları tercih edin.

Kızıl saçlılar için makyaj önerileri:
Koyu renk, dumanlı göz makyajından kaçının.
Pembe dudak boyası ve allık, kızıl saçlılara çok yakışır.
Kaşlarınızı saç renginize boyatmayın; çünkü tuhaf görünür.

Sarı sizin için doğru renk mi?
*Aşağıdakilerden en az ikisi size uyuyorsa, saçlarınızı kızıl renge boyatmak iyi bir fikir olabilir.
*Çocukken sarışındıysanız...
*Çocukken saçlarınız açık renk idiyse, özellikle de yazları açılıyorduysa, muhtemelen yetişkenken de sarışınlık size yakışacaktır.
*Düzenli bakımın ücretini karşılayabilecekseniz...
*Sarışın olmak hiç de ucuz bir işlem sayılmaz. Sarışınlığı üzerinizden hiç çıkartmadığınız bir aksesuar olarak düşünün. Bu nedenle uygun ürünler ve gerektiğinde rötuşlarla onu en iyi şekilde muhafaza etmeniz gerek. Bu da mali açıdan sizi sarsabilir.

Erkeklerin ilgi odağı olmak sizi rahatsız etmeyecekse...
Sarışınlığın bu kadar popüler olmasının en büyük nedeni fark edilir bir renk olması ve çoğu erkeğin kadında sarışınlıktan hoşlanması.

Sarı rengi muhafaza etmenin yolları:
Boyayı evde kendiniz yapacaksanız, s.cak tonlardan (altın ya da bal rengi gibi isimleri olabilir) ziyade, soğuk, nötr tonları tercih edin. s.cak tonlarda bir boya saçların turuncuya dönük bir sarıya dönüşmesine sebep olabilir.

Alkolden kaçının. 
Sarışınların çoğu kuru, mat saçlardan şikayet eder. Yüksek oranda alkol içeren ürünler kullanmak bu durumu daha da ciddi bir problem haline getirebilir. Peki alkol hangi ürünlerde mevcuttur? Saç spreyi, saç jeli ve köpüğü. Bu nedenle saç ürünleri satın alırken ambalajı mutlaka okuyun. Beyazlaştırma işini dişlerinize saklayın, saçlarınızı o kadar açık renk tonlara boyatmayın. Platin tonları hoşunuza gidiyor olabilir ama bu sizi yorgun gösterir. Ama altın rengi zemin olarak kullanıp üzerine çok açık tonlarda sarı attırabilirsiniz.
Eğer saçlarınızı, kendi doğal renginin iki ton açığına boyatacaksanız, evde boyamayın, mutlaka bir salona gidin. Ne de olsa yürüyen bir muza dönüşme riskini almak istemezsiniz.

Eğer boya zamanınız geldiyse ama o an vaktiniz ya da paranız yoksa, dipten çıkan koyu renge bakıp kendinizden nefret etmektense, koyu, küllü sarı tonlarında bir boya alıp, bir diş fırçasıyla sadece diplere uygulayın ve bu boyayı saçınızda 3 dakikadan fazla tutmayın. Bu, saç diplerinin koyu renginden kurtulmanızı sağlar ve size birkaç haftalık zaman kazandırır.

Sarı saçlılar için makyaj önerileri:
Şeftali tonları sarışınlara çok yakışır.
Kırmızı dudak boyası kullanacaksanız, parıltılı bir kırmızı ruju daha ziyade geceleri kullanmayı tercih edin.
Siyahtan ziyade kahverengi rimel kullanın. Bu, saç renginizle daha az kontrast oluşturur.

Kahverengi sizin için doğru renk mi?
Aşağıdakilerden en az ikisi size uyuyorsa, saçlarınızı kızıl renge boyatmak iyi bir fikir olabilir.
Saçlarınız mat bir kahverengi ise...

Doğal saç renginiz, zengin kahve tonlarından uzak, donuk bir tondaysa, ışıltılı, koyu bir kahve size yakışacaktır.

Fazla uğraştırmayacak bir renk arıyorsanız...
Eğer doğal saç renginiz çok açık sarı değilse, kahverengi saçların bakımı çok kolaydır. Hatta evde kendiniz bile yapabilirsiniz, hata payı çok düşüktür.

Saçlarınız yıpranmış ve matsa...
Koyu renk boyalar ışığı en iyi şekilde yansıtır, saç kırılmalarını saklar ve saçlardaki yıpranmışlık görüntüsünü en aza indirger.

Kahverengi muhafaza etmenin yolları:
Seçtiğiniz kahve tonunu saç kesiminize uydurun. Saçlarınız bir boydaysa, daha koyu bir kahve kullanın ki, rengin etkisi artsın. Eğer saçlarınız kısa ya da çok katlıysa, o zaman uçları biraz daha açık boyayın. Böylece boyadaki dalgalanma, saç kesiminizi de belirginleştirir.

Uçlarda gezinin. En çok dikkat çeken esmer saçlılar, ya çok koyu, ya da çok olanlardır. Eğer saç renginizin tonu ortalarda geziniyorsa, o zaman boya çok da başarılı sayılmaz.
Saçlarını evde boyayanların en sık yaptığı hata, çok s.cak tonda bir kahverengi uygulamaktan kaynaklanan turuncumsu renk. Eğer altın-kahve tonlarının peşindeyseniz, bir kutu altın kahve, bir kutu da nötr kahverengi boya alıp bu ikisini birbirine karıştırın ve karışımı saçlarınızda kullanın.

Mümkünse saç spreyinden uzak durun. Hiçbir şey, pırıl pırıl parlayan kahverengi saçların parlaklığını saç spreyi kadar çabuk yokedemez. Eğer illa böyle bir şekillendirici kullancaksanız, o zaman mutlaka parlaklık veren bir serum da kullanın.

Siyahtan uzak durun. Eğer saçlarınızın kahverengini , koyu kahvenin de ötesinde koyu bir renge boyamak istiyorsanız, mutlaka bir kuaför salonuna gidin. Saçınızı bir kere mavi-siyaha boyadınız mı, geri dönüş yoktur. Bundan sonra rengi açmanın tek yolu, hem cebinizi, hem de saçlarınızı yıpratacak okkalı bir kuaför işlemidir.

Kahverengi saçlılar için makyaj önerileri:
Bol bol siyah renk rimel kullanın. Koyu renkteki saçlarınızı dengelemek için koyu renk kirpiklere ihtiyaç duyacaksınız.

Göz makyajınızda renklerle istediğiniz gibi oynayın. Saç renginiz dramatik bir makyajla iyi görünür.
Koyu renkteki saçlarınız, cildinizi solgun gösteriyorsa, ihtiyacınız olan şey ışıltılı bir bronzlaştırıcıdır. Guerlain'in Terracotta'sı tarzı bir şeyler deneyebilirsiniz.

0 yorum

Benlerimizden Ne Zaman Korkmalıyız?

Divan Edebiyatı’nda güzelliği artırıcı unsur olarak kabul edilen, şiirlere konu olan benlerin gerçekte embriyonel kaynaklı hatalı dokular olduğunu biliyor muydunuz?

İnsan ömrü uzadıkça, güneşin zararlı etkileri arttıkça ve çevremiz giderek kirlendikçe kanser de artıyor. Hisar Intercontinental Hospital Dermatoloji Uzmanı Dr. Funda Ataman’la tüm dünyada her geçen yıl giderek artan deri kanserlerini ve benlerimizden ne zaman korkmamız gerektiğini konuştuk.

Ben Kanserlerinin Yarısı Ben Olmayan Normal Dokulardan Gelişir!

Benler ve benden kaynaklanabilen melanoma dediğimiz deri kanserleri hepimizin bilmesi gereken konulardır. Ben kanserleri erken evrede tanınırsa, etkin bir şekilde tedavi edilebilir. Gecikildiğinde ise yaşamsal risk oluşturabilir.

Benler;
• Embriyonel kaynaklı hatalı dokulardır.
• Ben kanserlerinin yarısı benlerden; yarısı ise ben olmayan normal dokulardan gelişir.
• Yenidoğan bebeklerde ya hiç ben yoktur ya da ailenin hatırlayacağı 1-2 ben vardır.
• Benlerimiz zaman içinde oluşur.
• Her yaşta yeni ben çıkabilir.
• Bazı benler kendiliğinden dejenere olup yok olur.
• Ben sayısı genetik yapımıza bağlıdır. Beyaz ırkta erişkin yaşta 20-50 adet ben bulunur.
• Ben sayısının fazlalığı, özellikle 100’den fazla olması bir risk faktörüdür.
• Ben kanseri beyaz tenli, sarışın ve açık renk gözlülerde daha sıktır.
• Ailesinde melanoma olanlarda risk 20 kat daha fazladır.
• Çocukluğunda şiddetli güneş yanığı geçirenlerde ben kanseri riski artmıştır.

Benlerinizde Bu Değişimleri Gözlemliyorsanız Hekime Başvurmanızda Fayda Var!
• Benleriniz hızla büyüyorsa,
• Asimetrikse,
• Düzensiz kenarlar içerisinde siyah, mor, kırmızı gibi çok sayıda renk oluşmuşsa,
• Nodül tarzı sertlik ve kabarıklık varsa,
• Ana benin çevresinde yavru benler oluşmuşsa,
• Benleriniz kaşınıyor, ağrıyor, kızarıyorsa,
• Benlerinizin yakınındaki lenf bezlerinde şişmeler görüyorsanız dermatoloji uzmanına başvurmanızda yarar var.

Deri Kanserinden Korunmak İçin…
• Güneşten kaçının.
• Düzenli ve dengeli beslenin.
• Sigara içmeyin.
• Stresten uzak durmaya çalışın.
• Vücudunuzdaki değişimleri takip edin.
• Düzenli tıbbi kontrollerinizi yaptırın.
0 yorum
 
Kadın Sağlıklı Yaşam : Web sitesi | NetWork Grup | üyesidir
Copyright © 2011. Kadın ve Sağlık - Tüm hakları saklıdır
Kadın Sağlıklı Yaşam Websitesi sayfaları NetWork Grup
tarafından hazırlanmıştır
LOGO4