29 Mayıs 2017 Pazartesi

Eğitim seviyesi yükselince kadınlar evleniyormuş
Eskiden evlilik belli bir sınıfa özgü olmayan bir kavramdı. Ama artık durum öyle değil.

2008 yılında ABD'de üniversite eğitimi almış 30 yaş grubu kişiler arasındaki evlilik oranları üniversite eğitimi almamış yaşıtları arasındaki evlilik oranlarını ilk kez geçti. Amerikan kadınlarının eğitim düzeyleri arttıkça ve bu kadınlar daha çok ekonomik bağımsızlığa kavuştukça, evlenme eğilimleri de o ölçüde artıyor.

EVLENME ORANLARINDAKİ LİSANS ÜSTÜ EĞİTİM FARKI

Peki, üniversite eğitimi sonrası lisans üstü eğitimi alanlarda durum nasıl? Bir yüksek lisans ya da doktora derecesine sahip olmanın kişilerdeki evlenme eğilimiyle bir ilgisi var mi?

Eğitim seviyesi ve evlenme eğilimi arasındaki ilişki üniversite sonrası eğitimlerine devam eden kişiler için de geçerliliğini koruyor. Şu anda orta yaş grubundaki lisans üstü eğitimini tamamlamış kadınlar arasındaki evlenme oranı sadece lisans eğitimi almış kadınlar arasındaki evlenme oranlarından daha yüksek.

FEMİNİZMİN GELECEĞİ

Peki, evlilikle ilgili ortaya çıkan bu yeni tabloyu nasıl değerlendirmeliyiz? Uzman Klinik Psikolog Mehmet Başkak, bu tabloyu şöyle değerlendiriyor:

"Eğitim seviyesi en yüksek olan kadınlar ekonomik özgürlüğe en çok sahip olan kadınlar. Mesele kadınların bu özgürlüğü nasıl kullanmayı tercih ettikleriyle ilgili. Maddi imkânları nedeniyle bekar bir hayat sürmeye güçleri yettiği halde, eğitimli kadınlar evlilikten uzaklaşmıyor fakat sahip oldukları bu maddi gücü evlilikteki görev ve sorumlulukların daha eşitlikçi bir şekilde dağılımını sağlamak için kullanıyorlar.

Geçmişte yüksek eğitimli kadınlar pek de hoş olmayan bir seçim yapmak zorundaydılar: ya erkeğin egemen olduğu bir evlilik yapmayı kabul edecek ya da evlenme ve çocuk sahibi olma hayallerinden tamamen vazgeçeceklerdi. Şimdiyse, kadınların özgürlüklerinden ödün vermeden istikrarlı bir evlilik hayatı içinde çocuklarını yetiştirme imkânı var.

O zaman kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmaları onların evlilik kurumunu tamamen reddetmelerine sebep olmadı, eğitimli kadınlar sadece evlilik anlayışında bir değişim ve dönüşümü başlattılar diyebiliriz. "Yeni" Amerikan evlilik anlayışı ve bu evliliğin her iki eşin de eşit katkı yapması ve sorumluluk almasıyla ayakta duracağı düşüncesi feminist söylemi zayıflatmıyor, aksine güçlendiriyor. Bu anlayış erkeklerin hem evde hem işte çalışmasını gerektiriyor."

Kilo vermenizi engelleyen 10 diyet hatası!
Diyet yapmak değil, kilo verme çabasıyla ve tamamen iyi niyetle yapılan bazı hatalar, sizi çıkmaza sürükleyebiliyor. Bu hatalar neler mi?

Ara öğün atladığınızda kan şekeri dengeniz olumsuz etkilenebilir. Bunu alışkanlık haline getirdiğinizde, hem sonraki öğünde daha fazla besin tüketirsiniz, hem de uzun süre herhangi bir besin tüketilmediği için, vücut sinyaller yollayıp kendini korumaya alır ve bir sonraki öğünü depolama eğilimi gösterir.

1) "Az yersem, kahvaltımı geç yapıp öğün atlarsam kilo verebilirim"
Ara öğün atladığınızda kan şekeri dengeniz olumsuz etkilenebilir. Bunu alışkanlık haline getirdiğinizde, hem sonraki öğünde daha fazla besin tüketirsiniz, hem de uzun süre herhangi bir besin tüketilmediği için, vücut sinyaller yollayıp kendini korumaya alır ve bir sonraki öğünü depolama eğilimi gösterir. Ayrıca, çok akıllı bir mekanizma olan metabolizma da koruma içgüdüsüyle yavaşlar ve yemediğiniz zaman yakmamaya başlarsınız. Bu durumun devamında kan şekeri dengesizlikleri ileri boyutlara taşınabilir.

2) "Bazı besinleri hayatımdan çıkarmak zorundayım"
Beslenme sosyal bir ihtiyaç olduğu için, herhangi bir sağlık sorunu olmadığı sürece (Diyabet, alerji, hipertansiyon vb.) besinlere yasak koymak mutsuzluk yaratır. Bu nedenle, sınırlı tüketmemiz gereken besinlerin bilincinde ama yasakların yer almadığı bir beslenme sistemi kullanılmalı ve vücutta denge sağlanmalıdır. En önemlisi de diyet yapan insan cezalı değildir. Tüm besinler yenebilir. Patates, havuç, mısır, bezelye, muz, incir, üzüm, kavun, karpuz, sütlü tatlılar, hatta çikolata bile, zorunluluk nedeniyle yasaklamak gerekmiyorsa; miktar, sıklık ve gerekiyorsa yanında dengeleyici unsur eklenerek yenebilir.

3) "Bir haftada 4–5 kilo vermeliyim"
Kilo kaybı hızının haftada, vücut ağırlığına göre orantılı olarak ortalama yarım ile bir buçuk kilo arasında olması önerilir. Bu değerlerin üzerinde kayıp olması durumunda ilk sorgulanacak madde, kilonun hangi kütleden olduğudur. Bir haftada büyük miktarlar verilebilir, fakat bu sağlıklı olmaz.

4) "Tek tip beslenerek hızla kilo verebilirim"
Lahana çorbası, keten tohumu, meyve diyetleri, limon suyu vb. tek tip, şok diyetler veya bir besinin mucizevi hale getirilmesi yanlış uygulamalardır. Yeterli ve dengeli beslenmeyi bir "puzzle"a benzetirsek, tüm besin gruplarından yeterli ve dengeli oranlarda almamız gerekir. Herhangi bir besinin faydası da ancak bu puzzle içinde minik parçalar değerindedir. Yine tek tip beslenmede de hızlı kilo verilir ve su-kas kaybı yaşanır.

5) "Vücudumdaki su ve kas beni şişman gösteriyor"
Vücudumuzun büyük bir bölümünü oluşturan, "su kütlesi" hemen geri gelip artabilir. Kas kaybı durumunda ise maalesef, yüzde çökme oluşur. Vücudun çalışan işçileri olan kas kütlesi azaldığı için metabolizma yavaşlar. Hatalı diyet nedeniyle, maalesef kişi kilo alma adayı haline gelir. Egzersiz miktarı ve şiddeti fazla olduğunda kas kütlesi artarak kilo fazla görünebilir, oysa yağ kütlesi azaldığı için bu olumsuz bir durum değildir.

6) "Karbonhidratlarla proteini ayırmalıyım"
Bilimsel anlamda baktığınızda, yeterli ve dengeli beslenme, tüm öğünlerde bütün besin gruplarından yeterli ve dengeli miktarda almaktır. Yani mümkün olan tüm öğünlerde, karbonhidrat, protein, yağ, vitaminlar, mineraller, posa ve su gibi temel öğeler alınmalıdır.

7) "Diyetimi zayıflama ilacı ile desteklemeliyim"
Diyet sırasında kilo verme amacıyla alınan bitkisel veya kimyasal ilaçlar mutlaka uzman doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Bireylerin bilinçsiz bir şekilde doktor onayı ve önerisi olmadan ilaç kullanımı çok ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Yanlış kullanım, vücutta kalıcı hasarlara, beyin fonksiyonlarında zayıflamaya, kalıcı tiroit hasarlarına, malnütrisyona yani kötü beslenmeye ve sonunda kalp, tansiyon, diyabet ve hatta kanser gibi ciddi hastalıklara neden olabilir.

8) "Bitki çayları faydalı, sınırsız içebilirim!"
Bitki çaylarının mucize gibi görülüp sınırsız tüketilmesi oldukça yanlıştır. Bazı türlerin aşırı tüketimi vücutta kalsiyum atımına ve kemik erimesine, bazı türler kalıcı bağırsak problemlerine neden olabilir. Örneğin çok iyi bir antioksidan olan ve metabolizmayı hızlandıran yeşil çayı önerirken bile bazı noktalara dikkat edilmelidir. Örneğin, hipertansiyonu olanlar, kalp aritmisi yani ritim bozukluğu olanlar, hipertroidi olanlar yeşil çay tüketirken dikkatli olmalıdırlar.

9) "Çok spor yaparsam zayıflarım"
Yapılan egzersizin türü ve şiddeti kilo vermeye ve yağ yakmaya uygun planlanmalı ama aşırı olmamalıdır. Kilo kontrolünün sağlanabilmesi için mutlaka kas kaybı yaşatmayacak bir diyet ve yeterli egzersiz planlanmalı, aşırı egzersiz yapılmamalıdır.

10) "Zaten diyet gibi besleniyorum"
Vücut analizine göre planlanmış farklılıklar gereklidir.
Endokrinolog tarafından değerlendirilen biyokimyasal bulgularınız,
Formülle hesaplanan değil; oksijen tüketiminizle ölçülen, metabolizma hızınız,
Oldukça detaylı vücut analiziniz,
Besin tüketim kaydınız,
Yaşam şekli ve beğenileri göz önüne alınarak, diyetisyen tarafından hazırlanan, sağlıklı ve kalıcı incelme programı kullanılmalıdır.
Ayrıca, davranış değişikliği sağlamak için psikolog/psikiyatrisi desteği alınmalıdır.

Bilimselliğin ışığında mucize olmadığına inanmak en önemli adımdır. "Yaşam kalitesini artırmak" ve "gerçekten kalıcı zayıflama sağlamak" için, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz, yaşam şekli haline getirilmeli ve mutlaka davranış değişikliği sağlanmalıdır.

Memorial Şişli Hastanesi Kilo Kontrol Merkezi - Dyt. E. Yasemin Sancak

Mutlu menopoz dönemi için sihirli ipuçları
Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Özgür Öktem menopoz konusunda bilinmeyenlere dikkat çekiyor. Doç. Dr. Özgür Öktem "Menopoz, yumurtalık rezervinin yani barındırdığı yumurta hücrelerinin tükenmesi sonucu oluşur. Yumurtlama işlevi kaybolduğundan artık hasta adet göremez. 

Doğal menopoz yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak gelişir. Doğum yapmış olan kadınlarda yapmamış olanlara ve doğum kontrol hapı kullanmış kadınlarda kullanmamış olanlara oranla menopoz daha geç olur. Ateş basması, hafıza zayıflığı, bilişsel fonksiyonlarda azalma ve cinsel isteksizliği menopoz belirtisi olarak söylemek mümkün. Menopoza geçiş döneminde ve sonrasında bazı metabolik değişimler olmaktadır."

Gelişmiş ülkelerde doğal menopoz yaşının 51 ila 54 olduğunu söyleyen Doç. Dr. Özgür Öktem, az gelişmiş ülkelerde 40'lı yaşlarda kendini gösterdiğini belirtiyor.

Doğal menopozdan farklı olarak 40 yaşından önce kadınların erken menopoza girebildiğine dikkat çeken Doç. Dr. Özgür Öktem "Erken menopoza sebep olan faktörler doğal menopozdan farklı olduğunu belirtti. Bazı genetik hastalıklar (Turner sendromu, galaktozemi hastalığı, FMR-1 gen mutasyonları), kanser hastalarının maruz kaldığı kemoterapi ilaçları ve radyasyon tedavisi de yumurtalık dokusundaki yumurta hücrelerinin erken ve kitlesel ölümüne sebep olarak erken menopoza yol açabilmektedir. Ancak tüm bu sebepler erken menopoz olgularının sadece %5-10'nunu açıklar. Kalan %90-95 olguda sebep belirsizdir.

Aile öyküsü çoğu hastada mevcuttur. Anne ve anneannelerinde erken menopoz hikâyesi vardır. Annesi erken menopoza giren kadınlarda erken menopoz riski daha fazladır. Bu nedenle aile öyküsü bulunan genç kadınların yumurtalık rezervlerinin belirlenmesi amacıyla bu konuda uzman hekimlere başvurmaları önemlidir.

Doğum yapmış olan kadınlarda yapmamış olanlara ve doğum kontrol hapı kullanmış kadınlarda kullanmamış olanlara oranla menopoz daha geç olur. Günde 10 veya daha fazla sigara içen kadınlarda menopoz yaşı 1,5 yıl erkene çekilmektedir. Ayrıca cerrahi müdahale sonucunda yumurtalıklardan birinin kaybı ve endometriosis hastalığı da menopozun daha erken gelmesine neden olan etkenlerdendir" dedi.

Doğal menopozun normal yaşlanmanın bir sonucu olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Özgür Öktem sözlerine şöyle devam etti: "Genel vücut sağlığını olumsuz etkileyebilecek bazı değişimlerle beraberdir. Bunlar içinde kalp damar sisteminde yaşlanma ve buna bağlı kalp krizi riskinde artış ile kemik erimesi olarak bilinen osteoporoz, menopozun getirdiği en önemli sağlık sorunlarıdır. Bunlara ek olarak ateş basmaları, hafızada zayıflama, zihinsel fonksiyonlarda azalma ve cinsel isteksizliğe de sebep olmaktadır.

Menopoza geçiş döneminde ve menopoz sonrası bazı metabolik değişimler olur. Kan yağlarında yükselme, karın bölgesinde yağlanmada artış, gizli şeker ve damar kireçlenmesi olarak bilinen ateroskleroza bağlı olarak kalp damar hastalığı riski artar. Menopoz öncesi kadınlarda kalp krizi ve buna bağlı ölüm erkeklere nazaran çok daha nadir görülürken menopoz sonrası risk artar ve 70 yaşından sonra erkeklerle aynı olur. Menopozun getirdiği bir diğer olumsuzluk kemik erimesidir.

Yoğunluğunu kaybeden kemik dokusu daha kırılgan hale gelir ve küçük bir travma ile kırıklar oluşabilir. Kalça kemiği, el bileği ve omurga kırıkları kolaylıkla oluşabilir ve sağlığı ciddi tehdit eder. Hem kalp hastalığı hem de kemik erimesi erken menopoz olgularında daha şiddetli seyreder ve mutlaka tedavi edilmelidir. Artık görevini yapamayan yumurtalık dokusunun kadınlık hormonu olarak bilinen östrojen hormonunu üretememesi bu olumsuz tabloların ortaya çıkmasında en büyük paya sahiptir. Ancak ne var ki doğal menopozda yani 50'li yaşlarda gelişen menopozda östrojen hormonunun dışarıdan verilmesi kalp hastalığı riskini düşürüp düşürmediği hala tam netliğe kavuşmamıştır.

10 sene ve üzerinde östrojen kullanan hastalarda (hormon replasman tedavisi) yapılan çalışmalar göstermiştir ki kalp hastalığı, damar içi pıhtılaşma, pıhtı atması, inme ve meme kanseri riskinde artış olmaktadır. Kemik erimesi östrojen tedavisine çok iyi yanıt verir ve düzelir. Ancak östrojen tedavisi bırakıldığında tekrar eski düzeyine iner yani tekrar başlar. Tüm bu nedenlerle östrojene alternatif tedaviler geliştirilmeye çalışılmaktadır.

Erken menopoz hastalarında durum farklıdır. Bu hastaların doğal menopoz yaşı olan 50 yaşına kadar hormon replasman tedavisi almaları gerekmektedir. Bu dönemde östrojen tedavisi kalp damar sisteminde erken yaşlanma, kalp krizi riski, ateş basmaları, kemik erimesine karşı koruyucudur."

Çocuklarınızı duvar kağıdı ve yer döşemelerinden uzak tutun
Çocukların evde ve okulda sık sık temas ettikleri vinil yer döşemeleri, duvar kağıtları ve diğer yapı malzemeleri çocuk sağlığını ciddi şekilde tehdit edecek miktarda flatat (kanserojen madde), kadmiyum, organotinler ile birçok zararlı ve toksik kimyasallar içeriyor. Çocuklar kanser başta olmak üzere birçok hastalığın tehdidi altında...

Korkunç gerçek, Berkeley merkezli, çevre sağlığı eğitimleri veren bir kuruluş olan Ecology Center (Ekoloji Merkezi) tarafından binden fazla yer döşemesi, 2 bin 300 civarında da duvar kağıdı numunesinin teste tabi tutulduğu araştırmada ortaya çıktı.

Çitil Avukatlık Ortaklığı'nın Kurucu Ortağı Avukat Ali Çitil, aileleri yakından ilgilendiren araştırmanın detayları hakkında şu bilgileri verdi:

YEDİ KAT DAHA ZARARLI
"Test edilen birçok vinil yer döşemesi numunesinde yasaklanan dört ftalat plastikleştiriciye rastlandı. Büyük markaların yanı sıra indirimli markalar da test edildi ve yer döşeme malzemelerinin ağırlık olarak yüzde 8.5'inin ftalatlardan oluştuğu görüldü. Teste tabi tutulan PVC duvar kağıtlarının çoğunda da yasaklı ftalat plastikleştiricilere rastlandı.

Test edilen PVC yapı malzemelerinin, vinil olmayan alternatiflere nazaran, yedi kat daha fazla zararlı kimyasal içerdiği görüldü.

DUVAR KAĞITLARININ YÜZDE 96'SINDA
Duvar kağıtları numunelerinin yüzde 96 gibi büyük bir kısmında, PVC malzemesine rastlandı.

Test edilen bütün PVC yer döşemesi karolarının 3'te 2'sinde organotin dengeleyicilere rastlandı. Organotinlerin bazı formları endokrin bozucular olarak biliniyor, bazı formları da gelişmekte olan beyni olumsuz şekilde etkileyebiliyor ve bağışıklık sistemine zarar veriyor.

PVC duvar kağıdı örneklerinin yarıdan fazlası, kurşun, krom ve antimon gibi tehlikeli kimyasallardan en az birini ya da daha fazlasını içeriyor. Neredeyse her beş duvar kağıdından birinde fark edilir seviyede kadmiyuma rastlandı.

Bin 16 yer döşemesi numunelerinin 52'sinde fark edilir seviyede kurşuna rastlandı. Vinil parke döşemeleri ve vinil karo döşemeleri gibi bazı döşeme örneklerinde, diğerlerine göre, daha yüksek seviyede kurşun tespit edildi.

ÇOCUKLARIN UYUDUĞU ODADA KULLANILMIŞSA...
Bebek ve çocuk ürünlerinde kullanımı zaten yasaklanmış olan ftalatlar, test edilen yer döşemesi ve duvar kağıtları örneklerinde bol miktarda bulundu. Ftalatlar PVC ürünlerini yumuşatmak için kullanılan kimyasal katkı maddeleri ve bu katkı maddelerinin yoğun şekilde kullanımının okul öncesi çocuklarda, özellikle PVC kaplama bu çocukların uyuduğu odada kullanılmışsa, hırıltıya neden olduğu biliniyor. Bazı ftalatların, düşük seviyede bu maddelere maruz kalınsa bile, endokrin bozucu özellikleri var. Ayrıca, araştırmalar, ftalatlara maruz kalmanın, üreme sistemi, böbrekler, karaciğer ve kan dolaşımı üzerinde kötü etkilerinin olduğunu gösteriyor. Son olarak, 2009 yılında İsveç'te yapılan bir araştırmada çevreye ftalat salan vinil yer döşemelerine maruz kalan çocuklarda, otizm gelişme riskinin iki kat fazla olduğu belirlenmiş.

Duvar kağıdı numunelerinde bulunan kadmiyuma düşük seviyelerde maruz kalmak bile sağlık üzerinde, akciğer hasarı, böbrek hastalığı ve hatta kanser gibi bir dizi olumsuz etkiye sebep oluyor.

KUSMA, İSHAL, HAVALE, KOMA VE ÖLÜM
Hem yer döşemesi hem de duvar kağıdı örneklerinde rastlanan kurşunun çocukların sağlığı için çok tehlikeli olduğunu artık biliyoruz. Yüksek miktarda kurşuna kısa süreli maruz kalmak kusma, ishal, havale, koma ve hatta ölüme bile sebep olabiliyor. Düşük seviyede kurşuna maruz kalmanın da zararı yok değil. Düşük seviyede kurşuna maruz kalmak iştahsızlık, karın ağrısı, kabızlık, halsizlik, sinirlilik, baş ağrısı ve bunun gibi bazı sorunlara yol açıyor. Dahası, kurşuna maruz kalındığında, bunun plasentaya geçtiği ve hamile kadınlar için de bu durumun tehlikeli olduğu biliniyor.

KIZ ÇOCUKLARINDA...
Yukarıda ismi geçen kimyasallar, diğer kimyasal maddelerle birlikte, kız çocuklarında ergenliğe erken girme, alerjik reaksiyonlar, hiperaktivite, kalp hastalıkları, diyabet ve daha birçok soruna sebep olabilirler. Bununla birlikte, zehirli kimyasallara maruz kalmak ülke ekonomisini de milyarlarca lira zarara sokuyor. Bunun başka bir açıklaması yok, toksik kimyasallar herkes için bir kaybet-kaybet seçeneği sunuyor.

EVDE ALINACAK ÖNLEMLER
Genelde yerde daha çok vakit geçirdikleri, duvarları ellemek ve daha sonra ellerini ağızlarına götürmek gibi şeyler yaptıkları için, çocuklar bu kimyasallara daha çok maruz kalırlar. Çocuklarınızın bu tür kimyasallara maruz kalma miktarını azaltmanın daha güvenli ve sağlıklı ev ürünleri kullanarak mümkün. Örneğin, linolyum (muşamba), mantar meşesi, bambu ve ahşap malzemelerin hiçbirinin numunelerinde kurşuna, kadmiyuma, civa ve diğer zararlı kimyasal katkı maddelerine rastlanmamış. Vinil olmayan yer döşeme ürünleri, vinil yer döşeme malzemelerine göre, yüzde 50 oranda daha az zararlı kimyasal katkı maddeleri içeriyorlar.

Zehirli duvar kağıtları yüzde yüz gereksiz. Bunlar yerine duvarlarınızı dekore etmek için toksik olmayan ve vinil içermeyen duvar kağıtları kullanabilirsiniz. Bu malzemeleri kullanarak ve bitkiler yardımıyla evinizdeki havanın temizlenmesini sağlayabilirsiniz.

OKUL VE KREŞTE, EVDEKİNE GÖRE İKİ KAT...
Çocuklarınızın sağlığı konusunda sizi tek endişelendirecek şey evinizdeki yer döşemesinin içindeki olması muhtemel zehirli maddeler değildir. Çocuklar okul ve kreşte, evdekine göre iki kat daha fazla PVC'ye maruz kalırlar. Vinil yer döşemeleri çocuklarda astım ve otizm riskini arttırıyor.

Çocuğunuzu gönderdiğiniz okuldan PVC içermeyen malzemeler kullanmasını isteyin ya da çocuğunuzu sağlıklı malzemelerin kullanıldığı, çevre-dostu okullar ve kreşlere yollayın."

FİRMALAR, DEVLET VE AİLE SORUMLU
Bu ürünlerden dolayı çocukların zarar görmesi halinde üretici firmaların, gerekli denetimi yapıp bu zararlı ürünün üretilmesini engellemeyen devletin hukuki ve cezai sorumluluklarının gündeme gelebileceğini belirten Av. Ali Çitil, hatta gerekli özeni göstermeyen ebeveynlerin de aile hukukundan kaynaklanan özen yükümlülüklerini ihmal etmeleri dolayısıyla sorumlu olabileceğini sözlerine ekledi.

Çocuklarınızla TV izlemek yerine yürüyüşe çıkın
Obezite; günümüzde hem çocuklar, hem de yetişkinler için endişe verici boyutlara ulaşmış durumda. Şu anda çocuklarımızın %20-25'i obez olarak sınıflandırılıyor. 10 yıl önce diyabet, yüksek tansiyon ve osteoartrit gibi hastalıklar çocuk hastalarda hemen hiç bilinmezken şimdi bunları görüyoruz.

Peki ne yapmalı?

Obezite & Metabolik Cerrah Prof. Dr. Halil Coşkun, çocuklarda obeziteyi önlemek ve tedavi etmek için yapabileceklerimiz hakkında önemli bilgiler verdi.

ÇOCUKLARA DAHA BÜYÜK PORSİYON VERMEYİN
"Son 30 yılda yemek yeme tarzımızdaki önemli değişim çocukların daha büyük porsiyonlar ve atıştırmalık yiyeceklerle şekerli içeceklere daha fazla bağımlı olmasına sebep olmaktadır. Daha sağlıklı ve gerekli besinlerden mahrum ederek daha çok şeker verilen bebeklerde, bu tür gıdalara karşı bir tercih geliştiğini bilmekteyiz.

MEŞRUBATLAR İKRAM OLARAK KALSIN
Oldukça yakın dönemlere kadar nadir birer "ikram" olan meşrubat vs şekerli içecekler, beslenmemizin temel dayanağı haline gelmiştir. Büyük porsiyonlar da ayrı bir problemdir. Daha çok yemek verilen çocuklar, aşırı yemek yemeye eğilim göstermektedir. İyi bir temel kural, porsiyon başına 10 gramdan fazla şeker içeren gıdalardan kaçınmaktır.

TATLI YA DA ATIŞTIRMALIK YERİNE MEYVE VERİN
Beslenme ile ilgili bir diğer müdahale de daha fazla meyve ve sebze yenmesini teşvik etmektir. Meyve kasesinin dolu olduğundan emin olun ve tatlı ya da atıştırma yerine düzenli olarak meyve verin. Buzdolabınızdaki meyve ve sebzelerin hep çocuklarınızın rahat erişebileceği biçimde yer aldığına emin olun.

AİLECEK EGZERSİZ YAPIN
Yaşam tarzımızla ilgili çocukluk obezitesine katkıda bulunan bir başka büyük fark da daha az egzersizdir. Yetişkinler olarak yeterince aktif değiliz. Bir aile olarak egzersiz yapmak ve birlikte oynamak aile bağlarını güçlendirmenin yanında genel aktivite düzeyimizi artırmak için de önemli rol oynamaktadır. Çocuklarınız ile birlikte TV izlemek yerine, birlikte basketbol oynayın, yürüyüşe ya da gezmeye çıkın.

YAŞAM TARZI DEĞİŞMELİ
Çocuğunuz olması gerektiğinden fazla kilolu ise başlamak için en iyi yol, size en yakın çocuk hastanesini arayarak kilolu çocukların tedavisi için mevcut imkanlarını sormaktır. Çocukluk obezitesi problemi yaygın bir hale gelmiş olduğundan, bunu ele alan programlarda da gelişme söz konusudur.

Obeziteyi önlemek ve tedavi etmek için yapabileceğimiz her şeyi yapmak zorundayız. Bu, hepimiz tarafından önemli bir kararlılık ve yaşam tarzı değişiklikleri gerektirmektedir. Ancak çocuklarımız için en iyisi neyse onu isteriz ve bu da bazı seçimler yapmak anlamına gelmektedir. İyi haber, değişimin yalnız çocuklarımız için değil, aynı zamanda bu çocukların yaşamlarında bulunan büyükler için de yarar sağlayacağıdır."

Daha fazla vakit kaybetmeden tanışın: Hünnap
Yemek.com, pek çok kişinin tanımadığı 'hünnap' meyvesini her mutfağa sokmaya kararlı. Eylül ve Ekim aylarında taze olarak bulunabilen, yılın geri kalanında ise kuru olarak tüketilen hünnabın faydaları saymakla bitmiyor. İçindeki vitaminler ve antioksidan özelliğiyle pek çok hastalığın iyileştirilmesini destekliyor, vücuda enerji veriyor, kilo vermeye yardımcı oluyor, cilt sağlığına ve kas gelişimine katkıları bulunuyor. Ayrıca antioksidan özelliği ile meme kanseri başta olmak üzere çeşitli kanser türlerine karşı vücudu koruyor.

Minicik cüssesiyle şifa dağıtan mucize meyve hünnap pek çoklarına tanıdık gelmeyebilir. Marmara Bölgesi, Batı ve Güney Anadolu'da bolca bulunan bu minik lezzet küpü öyle faydalı ki, Çin'de "ölümsüzlük meyvesi" ya da "Tanrı'nın bir hediyesi" gibi sıfatlarla anılıyor. Yemek.com, hünnabı mutfakların vazgeçilmezleri arasına sokacak faydalarını, Daha Fazla Vakit Kaybetmeden Onunla Tanışın: Hünnap başlığı altında topladı.

İlkbaharda sapsarı çiçekler açıp etrafa misler gibi kokular saçan hünnap ağacının meyveleri sonbahara doğru olgunlaşıyor. Eylül başından Ekim sonuna kadar tezgahlarda ve marketlerde bolca bulunuyor. Zeytin büyüklüğünde olan hünnap meyvesi, dış görünüşü itibariyle iğde meyvesiyle karıştırılabiliyor. Üzerinde kahverengi tonlarında incecik bir kabuğu bulunan meyve, Türkiye'de halk arasında "innabi", "ünnap" ya da "çiğde" isimlerini de alıyor. Çiğ, reçel olarak ya da tatlı ile yenebiliyor.

Faydaları say say bitmiyor

*Düşük kalorili oluşu ve enerji vermesi nedeniyle, kilo verme konusunda yardımcı oluyor, özellikle spor yapanlara önemli bir destek veriyor.
*İçindeki A ve bolca C vitamini sayesinde bağışıklık sistemini güçlendiriyor, vücudu hastalıklara karşı koruyor.
*Niyasin olarak da bilinen B3 vitamini sayesinde kan dolaşımının düzenli bir şekilde devam etmesini sağlıyor.
*Yine B3 vitamininin etkisiyle, sinir sistemi fonksiyonlarının da sağlıklı bir şekilde sürdürülmesine katkıda bulunuyor.
*Güçlü antioksidan özelliği nedeniyle bu minicik meyve, karaciğer rahatsızlıklarının iyileşme sürecine olumlu etkilerde bulunuyor.
*Antioksidan özelliği, cilt sağlığını koruma ve cildi güzelleştirme konusunda da önemli katkılar sağlıyor.
*Kabızlık gibi durumlardan kolayca kurtulmayı sağlıyor, sindirim ve boşaltım sisteminin düzenli çalışmasına destek oluyor. Tabii çok tüketmemek kaydıyla…
*İçindeki kalsiyum ve magnezyum sayesinde kemik ve kas gelişiminde önemli bir rol üstleniyor.
*Hünnabın içinde potasyum da bol miktarda bulunduğundan kalp ve damar sağlığını destekleyici etkiler gösteriyor.

Hünnap kanser türlerine karşı etkili

Yapılan araştırmalara göre hünnap antioksidan etkisi sayesinde, meme kanseri başta olmak üzere çeşitli kanser türlerine karşı vücudu koruyor ve kanserli hücrelerin büyüyüp yayılmasına engel oluyor. Antioksidanlar, vücuda giren serbest radikallerle reaksiyona girip vücuda zarar vermelerini önlüyor.

Hamilelik veya emzirme dönemlerindeki kadınların ve ağır hastalıklarla mücadele edenlerin, hünnap ya da günlük rutinleri dışındaki farklı bir yiyeceği tüketmeden önce doktorlarına danışması öneriliyor.

26 Mayıs 2017 Cuma

Ağız kokusu birçok hastalığın habercisi olabilir
Ağız kokusu çoğu zaman hem özel yaşamı hem de sosyal yaşamı olumsuz yönde etkileyen bir problem. Dünyada her dört kişiden birinin şikayet ettiği ağız kokusu ciddi hastalıkların da habercisi olabilir. 

Liv Hospital Ağız ve Diş Sağlığı Uzmanı Dt. Samiye Çelik, ağız kokusunun üst solunum yolu enfeksiyonları, karaciğer ve böbrek yetmezliği, şeker hastalığı gibi birçok hastalığın habercisi olabileceğini söylüyor.

Üst solunum yolu enfeksiyonu sebeplerden bir tanesi

Kötü ağız kokusu, ağız ve diş sağlığı kadar genel sağlık hakkında da önemli ipuçları verir. Yemeklerden hemen sonra oluşan ve sabah yataktan kalkıldığında hissedilen ağız kokusu fizyolojik bir sorundur. Herhangi bir tedaviye ihtiyaç duymadan ve kendiliğinden geçer. Ancak bunun dışında kalan ağız kokuları birçok hastalığın belirtisi ve sonucu olabilir. Ağız kokusunun sebepleri arasında üst solunum yolu enfeksiyonları, karaciğer ve böbrek yetmezliği, şeker hastalığı gibi birçok hastalık yer alabilir. Bu nedenle ağızda kötü bir koku varsa mutlaka ciddiye alınması gerekir.

Bol bol su için

Ağız kokusunu engellemede ağız hijyenin önemi çok büyüktür. Dişlerin aralarında kalan yiyecekler, diş üzerindeki plaklar ağız kokusuna sebep olur. Ayrıca ağız bakımı kötü kişilerde uzun zaman iyi temizlenmeyen bölgelerde oluşan diş taşları, dişeti rahatsızlıkları, enfeksiyonlar ve çürükler ciddi ağız kokusu yaratır. Tedavi edilmediği takdirde, ciddi ağrı ve huzursuzluğa yol açar. Bu da bireyin hem özel yaşamını hem de sosyal yaşamını olumsuz yönde etkiler.

Rutin diş hekimi kontrollerinin yanı sıra ağız kokusunu önlemek için bol su tüketmek gerekir. Özellikle yaşlandıkça tükürük akışı azalır. Tükürüğün yıkayıcı etkisi azaldığı için bakteri üremesi ve ürünleri artar. Yaşlandıkça hastalıkların ve buna bağlı olarak kullanılan ilaçların artması ağız kuruluğuna sebep olarak kokuyu arttırır.

Çok su içmek onlarca diğer yaranın yanında dilin kurumasını da önleyerek ağızdaki tükürük salgısını artırır, kötü koku ile mücadelede önemli bir silah olur.

Ağız hijyeni sağlarken bunlara dikkat edin

  • Günde en az iki kere düzenli diş fırçalayın.
  • Diş aralarında biriken plak için diş ipi kullanın.
  • Rutin diş hekimi kontrollerini ihmal etmeyin.
  • Eksik dişler ve dolguları tamamlayın.
  • Şekersiz sakız çiğneyin.
  • Şeker ve karbonhidrat tüketimini azaltın.
  • Kahve tüketimini azaltın.
  • Alkol ve sigara kullanmayın.

Zayıflamanın 14 kuralı
Uzmanlar göre, sağlıklı bir şekilde 3-4 kilo vermenin kuralları var. Zayıflamak isteyenler, 14 farklı öneriden birini seçip, harika bir vücuda sahip olabilir. İngiliz bilim adamları, "Zayıflamak bir sanattır" diyor. Yapılan araştırmalara göre, sağlıklı zayıflamanın 14 değişik yolu var.

Beğendiğiniz birini deneyin ve en az 4 kilo verin. Eğer biri işe yaramazsa, bir diğerine geçin. İpuçlarından birini 1 ay boyunca düzenli olarak uygulayın ve farkı görün. İşte öneriler...

- Zayıflamak için piyasadaki yağsız sütleri tercih edin. Her gün 1 fincan yağlı süt yerine içeceğiniz 1 fincan yağsız süt, haftada 32 gr yağ almayı engeller.

- Ev yemeklerine "Dur" deyin. Gelecek 1 ay için annenizin, ya da akrabalarınızın davetlerini kabul etmeyin.

- Sinema mönünüzün şeklini değiştirin; 1 ay sinemaya giderken yiyeceğinizi yanınızda götürün. Bu bir muz olabilir, ya da evden götüreceğiniz sağlıklı bir yarım sandviç.

- Daha çok su ve soda içmeye özen gösterin. Vücudunuzdaki yağ parçacıklarının kaybolduğunu göreceksiniz.

- Hızlı ve hareketli olun. Gündelik ve iş yaşamınızda hareketli ve hızlı olmaya çalışın ki, bol bol kalori yakın. Boş vakitlerinizde yürüyüşe çıkın.

- Vücudunuzu lifle doldurun. Aç kalmaktan kaçının. Çok lifli besinler midenize dolgunluk hissi verir. Böylece mideniz kazınmayacak ve açlık hissetmeyeceksiniz.

- Yağa "Dur" deyin. Günde almanız gereken maksimum yağ miktarı, aldığınız günlük kalorinin yüzde 25'ini oluşturur. Bu miktarı daha aşağı düşürmeyin. Yağ, enerji verir.

- Sık yediğiniz, yağ oranı yüksek bir yiyeceği seçin ve onu 30 gün için tamamen unutun. Bu süre sonunda, o yiyeceğin tadı ağzınızdan silinecektir.

- Yiyeceklerinizin miktarını azaltın. Her zaman yediğiniz miktarı indirin. Hala istediğiniz şeyi yiyor olacaksınız. Büyük bir ihtimalle kendinizi aç hissetmeyeceksiniz ve her gün esaslı bir şekilde kalori tasarrufu ettiğinizi göreceksiniz.

- Ölçüyü kaçırmayın. Dışarıda yemek yediğiniz zaman, ufak bir salata yiyin.

- Yağ defterini kapatın. Restoranların cazibesine kapılmayın. Hatta mönüyü açmayın bile. Neyi sipariş edip etmemeniz gerektiğini, nasılsa çok iyi biliyorsunuz.

- Atıştırmayı bırakın.

- İçtiğiniz süte dikkat edin. Eğer her gün süt içme huyunuz varsa, perhiz yapanlar için piyasadaki yağsız sütleri tercih edin. Her gün l fincan yağlı süt yerine içeceğiniz l fincan yağsız süt, haftada 32 gr yağ almayı engeller.

Fast-food yemekten kaçının!
Fast-food'a dikkat edin; fast-food, diyetiniz için iyi bir seçim değildir. Fakat bazen hamburgercileri ziyaret etmek zorunda kalırsanız, sade hamburger ve diyet içecekleri tercih edin. Aynı tadı verenler arasından, her zaman daha düşük kalorilisini seçmeye çalışın. Örnek: Portakal suyu (1 fincan 110 kalori) yerine, domates suyunu (1 fincan 45 kalori) tercih edin. Yarım bardak, vişne suyunu yarım bardak soda ile karıştırdığınızda, kalorisi yüzde 50 düşer. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

25 Mayıs 2017 Perşembe

Tokatlanmış yanak sendromuna dikkat!
Çocuklarda sık görülen rahatsızlıklardan biri olan beşinci hastalık, kış aylarında artış gösteriyor. Halk arasında "tokatlanmış yanak sendromu" olarak bilinen bu hastalıkta, yanaklarda yaygın olarak kızarıklık görülüyor. 

Memorial Şişli Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Uz. Dr. Özlem Okutan, beşinci hastalık ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

Alerjik hastalıklarla karıştırılabiliyor
5. hastalık, iyi seyirli, döküntülü hastalıklardan biridir. Özellikle kış aylarının başlarında sık görülmektedir. Ateş, halsizlik ve döküntü ile kendini gösterir. Döküntüler oldukça yoğun ortaya çıkabilir. Alerjik, ürtikeryal döküntülerle ya da diğer döküntülü hastalıklarla karıştırılabilir. Bunun için şu belirtilere dikkat edilmelidir:
Ateş
Halsizlik
Özellikle yanak bölgesinde kızarıklık ortaya çıkar. Döküntü yüzden başlar ve sanki bir selülit gibi geniş bir alanı tutar. Alerjideki gibi dağınık ve düzensiz bir görüntü değildir.

Kızarıklık kalıcı iz bırakmıyor
Hastalığın neden olduğu kızarıklık kalıcı bir iz bırakmaz. 2-3 gün içerisinde döküntüler solar ve kaybolur. Kaşıntı genellikle olmaz. Döküntüler baş bölgesinden başlar, aşağıya doğru yayılım gösterir. 2-3 gün içerisinde, en fazla da 7 günde bu döküntüler solup kaybolur. Ailelerin bu süreçte en azından 1-2 gün çocuğu okula göndermemesi gerekir. Çocuğun dinlenmesi ve bulaştırıcılık riskinin azaltılması açısından bu konu önemlidir.

Ailelerin bu konuda bilinçli olması gerekiyor
Bütün çocuklarda görülebilen beşinci hastalığın bağışıklığın zayıf ya da güçlü olması ile birebir ilişkisi bulunmamaktadır. Özellikle okul çocuklarında daha yoğun görülür. Süt çocuklarına nazaran kreş yaşından sonra görülme sıklığı artmaktadır. Her viral döküntülü bir hastalık başka bir hastalığın kapısını aralar. Bağışıklığı biraz daha düşürür. Bu açıdan ailenin bilinçli olması ve çocuğun doğru takip edilmesi önemlidir.

Döküntü olmadan da hastalık bulaşabiliyor
Bulaşma riski yüksek olan beşinci hastalık, döküntüler ortaya çıkmadan önce de bulaşabilir. Hastalık, tükürük ve damlacık yoluyla yayılır, nefesle de taşınır. Döküntü ortaya çıkmadan da çocuklar birbirine bu hastalığı aktarabilmektedir. Döküntü esnasında suçiçeği ya da kızamık kadar yoğun bulaştırıcılık riski olmasa da her döküntülü hastalık gibi dikkatli olunmalıdır.

Suçiçeği ile kolaylıkla ayırt edilebilir
Döküntüler yüzde, ellerde, kollarda ve bacaklarda ve gövdede görülür. Suçiçeği ve el-ayak-ağız hastalığı benzer virüslerdir. Sinek ısırığı gibi başlar, içi su dolu küçücük keseciklere döner. 5. hastalık gibi yaygın, ciltte herhangi bir açıklık ya da kuruluğa yol açmayan, özellikle yanaklarda daha birbiriyle birleşik, gözde de kabarık olmayan makül denilen, cildin altında pembe kızarıklıklar şeklinde alerjik döküntüye daha çok benzer ama suçiçeği ile ters döküntülerdir. Bu bakımdan ayırt edilmesi son derece kolaydır.

Tedavi edilmezse başka bir hastalığın kapısını aralayabilir
Beşinci hastalığın tedavisi belirtilere göre planlanmaktadır. Döküntüler eğer hastayı rahatsız edecek seviyeye geldiyse alerji ilaçları ile döküntülerin daha hızlı solması sağlanabilir. 1–2 gün istirahat edilmesi önemlidir. Zamanında tedavi edilmezse çocukta üst solunum yolu enfeksiyonları, orta kulak iltihabı, grip ve diğer ateşli hastalıklarla ilgili riskler artmaktadır.

Ateşin kontrol altına alınması önemli
Çocuklarda ateş konusunda dikkatli olunmalıdır. Bir hastalığın çoğu zaman ön habercisi ateş olur. Viral hastalıklarda özelikle beşinci hastalıkta döküntüyle birlikte ateş görülür ancak birkaç gün içerisinde hem döküntü hem ateş ortadan kalkar. Fakat daha sonra yeni bir ateş daha görülüyorsa altta yatan farklı bir neden var mı diye düşünülüp başka hastalıklar açısından da değerlendirme yapılması gerekebilir. Mümkün olduğunca genel halinden emin olunan, 48 saat kadar ateşi normal olan ve döküntüleri artık olmayan çocuklar okula gidebilir.

Metabolizmanızı su içerek canlandırın
Pek çok insan gün içinde yoğunluktan, unutkanlıktan ya da farklı sıvı içecekleri sık tükettiği için yeterli su tüketemiyor. Ancak uygun miktarda su tüketimi böbrekler, kalp ve karaciğer başta olmak üzere bütün organlar için hayati önem taşıyor. Az su içilmesi ise kilo alımından ciddi hastalıklara kadar pek çok olumsuz tabloya neden olabiliyor. 

Memorial Şişli Hastanesi Dahiliye Bölümü'nden Uz. Dr. Mahmut Demirci, suyun yararları hakkında bilgi verdi.

Her derde deva
Canlıların yaşayabilmesi için hayati öneme sahip olan su, bütün biyolojik yaşamı ve faaliyetleri ayakta tutmaktadır. Yeryüzündeki suyun sadece %3'ü tatlı su kaynaklarıdır. Bu tatlı su kaynaklarının da büyük bir çoğunluğu buzullarda bulunmaktadır. Biyolojik bir çözücü olan su vitamin ve minerallerin vücutta taşınmasını ve çözülmesini sağlamaktadır. Yeterli ve sağlıklı su tüketilmemesi başta böbrekler olmak üzere, kalp, karaciğer gibi organlarda hayati olumsuzluklara yol açarken, vücut ısısında dengesizlikler, ciltte kuruluk, hazımsızlık, baş ağrısı ve unutkanlığa neden olabilmektedir.

Başka içecekleri suya tercih etmeyin
Hayati fonksiyonların sağlıklı bir şekilde yerine getirilebilmesi için yeterli miktarda suyun tüketilmesi gerekmektedir. Günde 8-9 bardak veya 2-2,5 litre su tüketmek vücudun su ihtiyacını karşılamaktadır. Suyun tadını sevmeyenler ya da mide bulantısı yaşayanlar; dilimlenmiş meyve dilimleri veya havuz, kereviz gibi sebzelerde suyu tatlandırabilirler. Çay, kahve gibi içecekler vücuttan su atımını artırdığı için suyun yerine konmamalıdır.

Böbreklerinizi su ile besleyin
Besinsiz günlerce yaşanabilirken susuz ancak birkaç gün yaşanabilmektedir. Yeterli su tüketmemenin en önemli etkisi su ile beslenen böbreklerde görülmektedir. Vücutta oluşan üre, Kreatin, ürik asit gibi zararlı maddeler su ile seyreltilip böbreklerden atılmaktadır. Yeterli su miktarının olmaması idrar akımını yavaşlattığı için idrar yolu iltihapları ve böbrek taşları ilerleyen durumlarda ise böbrek yetmezlikleri oluşabilmektedir. Afrika gibi temiz su kaynaklarına ulaşmanın zor olduğu ülkelerde en sık görülen rahatsızlıkların başında böbrek hastalıkları gelmektedir.

Kalp hastalıklarından su ile korunun
Kalp hastalıklarının özellikle de kalp krizlerinin su ile yakından ilişkisi bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar; günlük su tüketimine dikkat edenlerle etmeyenler arasında kalp krizi bakımından belirgin bir fark olduğunu ortaya koymaktadır. Susuz kalan vücutta kanın koyulaştığı ve pıhtılaşma eğilimini artığı bilinmektedir. Buna bağlı olarak tansiyon dengesizlikleri, çarpıntı, ritim bozukluğu ve kalp yetersizlikleri görülebilmektedir. Kalbin fonksiyonlarını yeterince yerine getirememesi karaciğer ve akciğerde de olumsuz sonuçlar yaratabilmektedir.

Bulaşıcı hastalıklara karşı suyu hayatınızdan çıkarmayın
Günlük hijyen bakımından da su önemli bir yer tutmaktadır. Vücut ve besinlerin hijyeni ile birlikte beslenme için tüketilen su miktarı bir araya getirildiğinde insanın günde yaklaşık 20 litre temiz suya ihtiyacı bulunmaktadır. Sadece elleri su ve sabunla temizlemek bile birçok bulaşıcı hastalığa karşı kalkan oluşturmaktadır. Temiz su kaynaklarına ulaşılamayan ülkelerde tifo, ishal gibi hastalıklar ölümcül sonuçlar doğurmaktadır. Grip gibi bulaşıcı hastalıklara karşı, vücut direnci oluşturmak için de su tüketimi önemlidir.

Parıldayan bir cilt için su için
Vücudun en büyük organı derinin suya ihtiyacı da büyüklüğüyle orantılıdır. Dolaşım sisteminin deriye yeterli su getiremediği yani yeterli su tüketilmediği durumlarda hücre içi suyu azalarak derinin onarım hızı düşmektedir. Sağlıklı, yumuşak, nemli ve yaşlanmanın etkilerinin görülmediği bir cilt için günlük su tüketimine dikkat edilmelidir.

Su metabolizma hızını artırıyor
Su içerek idrarla yağ atma düşüncesi gerçeği yansıtmamaktadır. Ancak düzenli su tüketilmesi metabolizmayı hızlandırmaktadır. "0" kalori olan suyu düzenli tüketmek az yemek yemeyi beraberinde getirebilmektedir. Sabah kalkınca ve akşam yatmadan su içmek tokluk hissi yaratmakta ve dolaylı olarak kilo verilmesine yardımcı olabilmektedir. Ayrıca tükürük ve mide salgılında bulunan su besinlerin sindirilmesinde görev almaktadır.

Bunların yanı sıra yeterli su tüketilmemesi;
Unutkanlık ve konsantrasyon bozukluğu
Baş ağrısı
Kabızlık
Saç dökülmesi ve kepeklenme
Emziren kadınlarda süt azlığı
Kas krampları gibi sorunlara neden olabilmektedir.